Bu şehri seviyorum...

Bazen sesini duymak istediğimde cıvıl cıvıl, bazen de hiçbir şey duymak istemediğimde bir o kadar huzurlu.

Her köşesi ayrı güzel. Her sokağında ayrı bir hikâye saklı.

Kimi zaman bir kahve masasında başlıyor o hikâyeler...
Kimi zaman da hiç beklemediğiniz bir anda, sohbetin arasında düşüveriyor önünüze.

Geçen gün yine öyle oldu.

Malum...

Bazı yükseliş hikâyeleri vardır...

Başarıdan çok perde arkası konuşulur.

Bir kurumda çalışan birisi var mesela...

Artık öyle bir noktaya gelmiş ki, neredeyse her konuda söz sahibi olduğu söyleniyor.

Tabii şehir küçük...

Kulis büyük.

İnsan ister istemez duyuyor.

Öyle hikâyeler anlatılıyor ki, sanki kariyer yolculuğu değil de bir televizyon dizisinin senaryosu.

Hatta geçmişe dair anlatılanlar da az değil.

Bir dost meclisinde, konunun eski dönemlerini bildiğini söyleyen biri bana yıllar öncesinden bahsetti.

Anlattıkları arasında öyle detaylar vardı ki, insan duyunca ister istemez kaşını kaldırıyor.

İş görüşmelerinin profesyonel sınırların dışına taştığını iddia edenler de vardı, o dönem yaşanan yakınlıklardan söz edenler de...

Ben bilemem tabii.

Sonuçta gözümüzle görmediğimiz bir şeyi kesin doğru kabul edecek değiliz.

Ama insanın dikkatini çeken şu oluyor:

Bu hikâyeleri anlatanlar, konunun çok uzağındaki kişiler değil.

Yıllarca aynı masada oturmuş, aynı ortamları paylaşmış insanların ağzından duyunca ister istemez kulak kabartıyorsunuz.

Gerçeği yalnızca yaşayanlar bilir.

Geri kalanımız ise şehirde dolaşan hikâyelerin hangi kısmının gerçek, hangi kısmının efsane olduğunu tahmin etmeye çalışır.

Ama insan şunu düşünmeden de edemiyor:

Bir insanın yaptığı işlerden çok, yıllar sonra bile kulislerde konuşulan ilişkileri gündemde kalıyorsa, ortada başarıdan daha fazla merak uyandıran bir hikâye vardır.

Hatta bazen öyle oluyor ki...

İnsanlar yapılan işleri değil, anlatılan hikâyeleri konuşuyor.

İddialara göre işe girmeden önce nü fotoğraflarını istiyormuş. Oda atıyormuş.

Başta bunu duyunca “Nü mü?” demişim..

Hayır 90 60 90 kriteri mi var nedir olay? Bilemedim.

Ama mülakattan geçtiğine göre ciddi bir emek var diyebiliriz.

Her neyse...

Yazılarımı okuyup tebrik eden, hatta “bir sonraki yazıyı merakla bekliyoruz”

diyen herkese teşekkür ederim.

Çünkü bazen bazı konuları hedef göstermeden de konuşabilmek mümkün.

Bir başka duyduğum hikâye ise tam "yok artık" dedirtecek cinsten...

Birilerinin bir etkinlik hazırlığı sırasında yardıma ihtiyacı olmuş.

Bizim hikâyenin diğer kahramanı da hemen devreye girmiş:

"Ben hallederim, tanıdıklarım var."

Ne güzel...

İnsan ilk duyduğunda yardımseverlik sanıyor.

Sonra hikâyenin devamı geliyor.

Bir görüşme...
Bir depo ziyareti...
Uzayan sohbetler...
Gereğinden fazla ilgi...
Fazlaca yakınlıklar...

Derken olay bambaşka yerlere gidiyor. Deponun kapısı kilitleniyor ve gerisi sizin hayal gücünüze kalsın artık.

Yani depo sadece bahaneymiş...

Asıl mesele başka şeylermiş...

Ama yıllardır bu şehirde gazetecilik yapınca şunu öğreniyorsunuz:

Bazı insanlar sırlarını sakladığını sanıyor.

Şehir ise her şeyi not ediyor.

Mesela kadın bunun gizli kalacağını düşünüyordu muhtemelen…

Ama hiç bir şey gizli kalmıyor maalesef..

Bir gün bir masada hop dökülüveriyor.

Hem de kendini teslim ettiği kişiden..


Hani “iki kişinin bildiği şey sır değildir” derler ya..

Çok doğru..


Bazı okuyucularım bazen daha fazla detay vermemi istiyor...

Kimmiş?

Kiminleymiş?

Ne olmuş?

Bunları tabiki detaylandıramam.

Bizim derdimiz burada dedikodu yapmak değil.

Birilerini hedef göstermek hiç değil.

Çünkü benim ilgilendiğim şey isimler değil.

Garip bir şekilde yürüyen sistem..

Kişiler değil.

Hikâyelerin bize anlattıkları.

İşin ilginç kısmı ise şu...

Bu hikâyede anlatılan kadın evliydi...

Çünkü konu aldatma olunca nedense ilk akla hep erkekler geliyor.

Oysa hayat bana başka şeyler öğretti.

Sadakatsizliğin kadınla ya da erkekle ilgisi yok.

Karakterle ilgisi var.

Çünkü kadınlar da aldatıyor.

Hem de bazen öyle sessiz, öyle ustaca aldatıyor ki...

Erkeklerin ruhu bile duymuyor.


Her gün yeni bir hikâye duyuyorum.

Bazıları güldürüyor.
Bazıları şaşırtıyor.

Bazıları da insanın aklına tek bir soru getiriyor:

Gerçekten buna değer miydi?

Her neyse.. Bu haftalık bu kadar yetsin.

Sizleri seviyorum.

Hoşçakalın..