Takvimler değişiyor, stratejiler dönüşüyor ancak Türkiye’nin güvenlik denklemindeki temel ilkesi yıllardır sabit kalıyor: Tehditleri kaynağında yok etme

Son yıllarda askeri literatürümüze yerleşen ve sahada kararlılıkla uygulanan "sınır ötesi doktrin", Türkiye’nin güvenlik paradigmasında köklü bir zihniyet dönüşümünü temsil ediyor. Artık tehditlerin kapımıza dayanması beklenmiyor; Aksine, güvenliğin sınırların ötesinde, kaynağında sağlanması esas alınıyor. Buna örnek verdiğimizde son dönemde sıcak çatışmaların sıklaştığı ABD-İran savaşında yan aktör olarak çatışmayı, Lübnan, Irak, Suriye gibi ülkelerin sınırlarına taşıyarak genişletmeyi hedefleyen İsrail'le, Türkiye'nin özellikle Suriye'de kara harekatı ile sıcak temasta olmasa bile dolaylı yollardan karşı karşıya gelmesini söyleyebiliriz.

Geçmişte terörle mücadele, sınır hattımızın içinde, yani tehdit içeri girdikten sonra verilen bir savunma refleksi üzerine kuruluydu. Sınır karakollarına yönelen saldırılara karşılık vermek, teröristlerin ülkemiz topraklarına sızmasını engellemek için içeride sıkışıp kalmış bir güvenlik anlayışı hâkimdi. Ancak bu yöntem, hem can kayıplarına hem de sürekli bir tetikte olma halinin getirdiği yıpratıcı bir döngüye neden oluyordu. Oysa güvenlik, sadece sınır tabelalarının olduğu çizgide değil, o çizginin çok ötesinde başlayan ve bir bütün olarak ele alınması gereken stratejik bir derinlikti.

Bugün uygulanan doktrin, tam da bu derinliği inşa ediyor. Türkiye, uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa haklarını en etkin şekilde kullanarak, sınırlarının hemen ötesindeki terör yuvalarını hedef alıyor. Sınırın diğer tarafındaki dağlar, vadiler ve kamp alanları artık teröristler için güvenli birer sığınak değil. İHA’ların, SİHA’ların, yerli ve millî savunma sanayi ürünlerinin sahaya sunduğu üstün kabiliyetlerle, tehditler henüz eyleme dönüşmeden kaynağında imha ediliyor.

Bu stratejinin arkasında yatan temel felsefe oldukça net: Kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla tesis etmek. Küresel güçlerin veya bölgesel aktörlerin insafına kalmadan, kendi istihbarat ağımız, kendi teknolojik gücümüz ve kararlı irademizle sınırlarımızın güvenliğini garanti altına alıyoruz.

Çünkü biliyoruz ki terörle mücadelede en iyi savunma, inisiyatifi elinde tutmak ve tehdidi doğduğu yerde karşılamaktır.

Elbette bu süreç sadece askerî bir operasyon zincirinden ibaret değil. Sınır ötesinde sağlanan huzur ve güven ortamı, bölgenin kalkınması, istikrarı ve terörün yarattığı yıkımın onarılması için de en büyük zemin. Güvenliğin olmadığı bir yerde ne ticaret olur ne de kalıcı bir barış. Türkiye'nin, Doğu Avrupa ülkelerine, Afrika ülkelerine, Güneydoğu Asya ülkelerine, Balkan ülkelerine ürettiği İHA ve SİHA'ları satmasını sadece bir savunma sanayi ticareti olarak değil, ticari anlamda genel bir kalkınmayı da tetiklediğini söyleyebiliriz. Türkiye, uyguladığı bu doktrinle sadece kendi vatandaşlarının can ve mal güvenliğini korumakla kalmıyor, aynı zamanda komşu coğrafyalardaki istikrarsızlık dalgalarının ülkesine sıçramasını da engelliyor.

Bugün dönüp arkaya baktığımızda görüyoruz ki; atılan bu stratejik adımlar, Türkiye’nin bölgesel bir güvenlik sağlayıcı olarak konumunu perçinledi. Sınır ötesinde yazılan bu başarı hikâyesi, yalnızca askerî bir stratejinin değil, aynı zamanda milletimizin geleceğine duyulan güvenin ve kararlılığın bir yansımasıdır.

Çünkü devlet, aklıyla, stratejik vizyonuyla ve sahadaki pratikleriyle bilir ki; sınırların güvenliği sadece haritadaki çizgileri korumakla değil, o çizgilerin ardındaki tehditleri bertaraf etmekle mümkündür. Ve bu doktrin, Türkiye’nin yarınlara daha güvenle bakmasının en sağlam teminatıdır.