Alışık olduğumuz haberler genelde bellidir.
“Kadın tacize uğradı.”
“Kadına şiddet uygulandı.”
Ne yazık ki yıllardır bu başlıklara o kadar alıştık ki, artık şaşırmıyoruz bile.
Ama geçtiğimiz günlerde bu kez alışılmışın dışında bir olaya şahit olduk.
Sanayide çalışan erkekleri taciz ettiği iddia edilen bir kadın…
Sosyal medya ikiye bölündü.
Kimisi sert tepki gösterdi, kimisi ise “Kadın herkesten intikam almış.” diyerek işi mizaha vurdu.
Hatta destekleyen yorumlar bile vardı.
İşte en çok da buna şaşırdım.
Neyse kadınlar!
Aman diyeyim, kocanız sanayide diye rahat oturmayın. Kocanıza sahip çıkın.
Her an her şey olabilir…
Tövbe yarabbim, sosyal medyada tiye alanların videolarını gördükçe güldüm, ne yalan söyleyeyim…
Her neyse…
Burası Türkiye.
Burada bazen bir olay konuşulurken, aklına bambaşka bir olay geliyor.
Geçenlerde çok değer verdiğim bir erkek arkadaşımla dertleştik.
Henüz iki yıllık evli.
Daha çok tazeler…
Ama hayat işte.
Bazen “ömür boyu” diye başlayan cümleler, iki yıl bile sürmeyebiliyor.
Boşanma aşamasındalar.
En çok da 15 aylık çocuklarına üzüldüm.
Arkadaşımın anlattığına göre boşanma konuşulmaya başladıktan sonra çocuğunu yalnızca cumartesi günleri birkaç saat görebiliyor.
Bunu duyunca içim burkuldu.
Düşünsenize…
Anne, çocuğunun ilk kelimesini duyuyor.
İlk adımını görüyor.
Her sabahına, her akşamına şahit oluyor.
Peki ya baba?
Çocuğunun büyümesini birkaç saate sığdırmaya çalışıyor.
Elbette her boşanmanın dinamiği farklıdır.
Şiddet, güvenlik ya da mahkeme kararlarını gerektiren özel durumlar olabilir.
Ama bunların dışında, eşler arasındaki kırgınlığın bedelini çocuğun ödemesi bana hep ağır geliyor.
Çünkü anneyle babanın birbirine kızgın olması başka…
Bir çocuğun anne ya da babasından uzak büyümesi bambaşka bir şey.
Belki hiç evlenmedim.
Belki anne değilim.
Ama şunu biliyorum…
Bir gün evlenirsem, eşimle aramda ne yaşanırsa yaşansın, bunu çocuğumun babasıyla olan bağına yansıtmamaya çalışırım.
Çünkü çocuklar anneyle babanın kavgasını anlamıyor.
Sadece birinin eksikliğini hissediyor.
Ve o eksiklik bazen ömür boyu kapanmıyor.
İnsanları en çok ne zaman tanıyoruz biliyor musunuz?
Tanışırken değil…
Ayrılırken.
Hani bir söz vardır ya…
“Bir insanın gerçek yüzünü ayrıldıktan sonra görürsün.”
Bence çok doğru.
Çünkü sevdiğimiz sürece herkes daha anlayışlı, daha sabırlı olabiliyor.
Asıl karakter; işler ters gittiğinde, paylaşım yapılırken, öfke kontrol edilirken, hak aranırken ortaya çıkıyor.
Kimi zaman da insanın hiç beklemediği talepler duyuluyor.
Arkadaşım, boşanma sürecinde kendisinden 3+1 bir ev, bir araba ve 500 bin lira tazminat talep edildiğini anlattı.
Elbette bunların hukuki değerlendirmesini mahkemeler yapacaktır.
Ben yalnızca dinlediğim bir hikâyenin bende bıraktığı duyguyu paylaşıyorum.
Belki de bu yüzden evlilik fikrine bazen ürkek yaklaşıyorum.
Çünkü kimse evlenirken bir gün mahkeme koridorlarında yürümeyi hayal etmiyor.
Hiç kimse “Acaba ayrılırsak nasıl biri olacak?” diye düşünerek imza atmıyor.
Ama hayat…
Bazen insanın hiç bilmediği taraflarını tam da vedalaşırken gösteriyor.
Belki de bu yüzden mesele doğru insanı bulmak değil…
Yanlış zamanda bile karakterini kaybetmeyecek insanı bulabilmek.