Pazartesi elime kalemi bir aldım.

Durdum, düşündüm, geri bıraktım.

Salı günü de aynı…

Aklımın içinde onlarca cümle vardı ama hiçbiri bir araya gelip tek bir yazı olamadı.

Çünkü çok sıkıldım.

Yazmaktan değil, yanlış anlamayın.

Yazmak bana her zaman iyi geldi.

Gazeteci olmadan önce bir blogum vardı. Lise yıllarımdan beri yazılarımı orada biriktirirdim.

Hatta bazı arkadaşlarımın ilişkilerini ben yönettim desem abartmış olmam.

Çocuk mesaj yazardı, arkadaşım telefon açardı.

“Emine, çabuk bana bir şeyler yaz.”

Yıl 2026…

Blogumu gazeteci olunca kapattım.

Ama hâlâ “Acil yardımın gerek.” diye mesaj atan arkadaşlarım var.

Birilerinin güvendiği liman olmak…

Galiba güzel bir his.

Yıllarca insanların ilişkilerine dışarıdan bakıp neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım.

Ghosting'i yazdım.

Love bombing'i yazdım.

Kararsız insanları, manipülasyonu, gelgitleri yazdım.

Bir bakıştan, bir cümleden, bir sessizlikten sonra ne olacağını tahmin etmeyi öğrendim.

Ama aynayı kendime çevirdiğimde…

İşte orada kalem susuyor.

Bir gün biri gerçekten hayatıma girdiğinde…

Esas kız olduğumda…

Yazamıyorum.

Ve kendimde çok büyük bir değişim fark ettim.

Eskiden içimizi sıcacık yapan bir duyguya kendimizi bırakırdık.

Şimdi bırakmıyorum.

Duygularımı kontrol edebiliyorum.

Bunu nasıl öğrendim bilmiyorum ama gidecek adamı gözünden tanıyorum.

Kalacak adamı da…

Hatta biri hayatıma girip bir gün sessizce çekip gidiyor mu?

Yemin ederim arkasından koşmuyorum.

Usulca kapıyı kapatıyorum.

Çünkü bir gün “Seni çok seviyorum.” diye mesaj atan bir adam, iki gün sonra hiçbir açıklama yapmadan ghost oluyorsa…

Beni artık hiçbir hikâyeye inandıramazsınız.

Ve biliyorum ki bunu yaşayan sadece ben değilim.

Aynı hayal kırıklığını yaşayan o kadar çok insan var ki…

Buna rağmen hepimiz bir yerlerde hâlâ gerçekten samimi olabilen, sabırla emek veren ve vazgeçmeden mücadele eden bir insanın var olduğuna inanmak istiyoruz.

Belki de umut dediğimiz şey tam olarak budur.

Bu yüzden gideceğine inandığım bir adamın akan nehrinde boğulmuyorum.

Belki bu olgunluk.

Belki de yorgunluk.

Hem güzel…

Hem de biraz korkutucu.

Çünkü artık bir gün gerçekten hiç yorulmadan çabalayan birini görmek istiyorum.

O duvarları yıkmanın tek yolu, karşı tarafın bunu sözleriyle değil, davranışlarıyla gösterebilmesi.

İnsanlara güvenini kaybetmek ne kadar korkunç bir şey…

Ama maalesef o kadar çok şey gördük, duyduk, yaşadık ki…

Kalbimiz biraz taşa dönüştü galiba.

Her neyse…

Dün eski bir arkadaşımla görüştüm.

Çok özlemişiz birbirimizi.

Sohbetin bir yerinde şöyle dedi:

“42 yaşındayım. İnan, 20'li yaşlardaki kızlardan öyle absürt teklifler alıyorum ki…”

Sonra devam etti.

“İşin ilginç tarafı, küçükken kendilerinden büyük erkekleri isteyenler, büyüyünce bu kez kendilerinden küçük erkekleri tercih ediyor.”

Ardından bana dönüp güldü.

“Bu ilişkiler iyice garipleşti. Ne yapacağız Emine?” dedi.

Mustafa beni hep çözüm bulan, güçlü duran biri olarak bilir.

İlk kez ona sadece tek kelime söyleyebildim.

“Bilmiyorum.”

Sonra anlattıkları devam etti.

30'lu yaşlarında, evlenip kısa sürede boşanmış kadınlardan da benzer teklifler aldığını söyledi.

“Ciddiyet bekleme ama takılalım.” diyenler olmuş.

Şaşırdım mı?

Hayır.

Artık şaşırmıyorum.

Hatta biriyle görüşürken aynı anda başka biriyle de görüşen insanlar…

Sebebi sorulduğunda ise cevap hazır:

“Network yapıyorum.”

Network…

Eskiden insanlar gelecek kurmak için tanışırdı.

Şimdi sanki birbirine yatırım yapıyor.

Yedekli ilişkiler…

Alternatifli duygular…

Kimse tamamen gitmiyor.

Kimse tamamen kalmıyor.

Belki de bu yüzden yanlış bir evlilik yapmaktansa hiç evlenmemeyi tercih ediyorum.

Çünkü yanlış insan sadece zamanınızı çalmıyor.

İnsanın güvenini de alıp götürüyor.

Ve galiba bugünlerde beni en çok endişelendiren şey bu.

Kalbimin katılaşması…

Bilemiyorum…