Bütün kış “Bir an önce yaz gelsin.” diye feryat ettim.

Şimdi de çıkmışım, “Çok sıcak.” diye söyleniyorum.

İnsanoğlu işte… Nankörüz galiba. Hepimiz. Bunu kabul ediyorum.

Ama yazın en sevdiğim bir saati varsa, o da sabahın ilk saatleri…

Balkonumda hafif hafif esen rüzgâr… Güneş henüz insanı bunaltacak kadar yükselmemiş… Etrafta tatlı bir sessizlik… Ve elimde mis gibi kokan bir Türk kahvesi…

Bilmiyorum sizde de oluyor mu ama o ilk kahvenin kokusu bana “Bugün güzel geçecek.” hissi veriyor.

Belki de günün en huzurlu dakikaları onlar.

Kahvemi alıyorum, balkona oturuyorum ve kafamın içinde günlerdir biriken düşünceler sıraya giriyor.

Kim ne dedi…

Kim ne yaptı…

Kim ne yaşadı…

Derken aklıma geçen gün yaşadığım bir sohbet geldi.

Üç kişiyiz.

Daha doğrusu ben, arkadaşım ve onun bir arkadaşı…

Bir anda bana döndü.

“Benim hislerim çok kuvvetlidir.” dedi.

Ardından da hiç düşünmeden ekledi:

“Sen bize çok yakın zamanda evlilik haberi vereceksin.”

Biz arkadaşımla göz göze geldik.

Sonra da gülmeye başladık.

Hayır…

Ortada küçücük bir detay var.

Bilin bakalım ne eksik?

Önce hayatına birini alırsın sonra evlilik konuşulur. Hani bir acaba mı dersin.

Ben ise uzun zamandır bırakın evliliği, hayatıma yeni birini bile almıyorum.

İçimden, “Kim niye bana evlenme teklif etsin ki?” diye geçirirken onun hislerini de hafiften tiye alıyorum ama ilginç bir şekilde söylediklerinden emin duruşu da dikkatimden kaçmıyor.

Ama yine de söz verdim.

Olur da gerçekten şok bir gelişme yaşanırsa…

İlk haber vereceğim kişilerden biri o olacak.

Şahit lazım sonuçta.

Kahvemden bir yudum daha aldım.

Sonra düşündüm…

Şimdi bunu okuyanların arasında mutlaka vardır.

“Acaba bu kız yine ne öğrendi de yazacak?” diye bu satıra kadar gelip bekleyenler…

İnanır mısınız…

Hiçbir şeyle ilgilenesim yok şu sıralar. Sıcaktan mıdır bilmem..

Koşup peşine düşmüyorum.

Çünkü bazen kulağınıza öyle hikâyeler geliyor ki, “Bunu senarist yazsa kimse inanmaz.” dersiniz.

Mesela…

Şehirde öyle iddialar dolaşıyor ki…

Bir patronun, biriyle buluşurken görünmemek için türlü yöntemler denediği konuşuluyor.

Duyunca “yok artık” dedim..

“Sauna!” dedi “sus” dedim..

Zaten cehennem gibi sıcak bir de buhar odasında kaçamak mı yapıyor millet?

Ay hadi bir gidin kardeşim..

Şurada benim iki adım atmaya mecalim yok, bir de entrika çeviriyorlar ya takdire şayan.

Bir başkası için bambaşka hikâyeler anlatılıyor.

Kiminin yine yasak aşk yaşadığı söyleniyor…

Kiminin aile hayatıyla ilgili ağızdan ağıza dolaşan türlü türlü iddialar…

Ne kadar doğru…

Ne kadar yanlış…

Bilmem.

Zaten bilmek de istemiyorum.

Gerçeği ortaya çıkaracak olan, varsa somut gerçeklerdir.

Ben ise şu sıralar bunların hiçbirinin peşinden koşacak ruh hâlinde değilim.

Gerçi bu hep böyle değil.

Bazen en küçük ayrıntının peşine düşer, günlerce araştırırım.

Bazen de telefonu sessize alıp herkesten uzaklaşmak isterim.

Bir gün sosyalleşirim…

Sonra iki hafta kimseyi görmek istemem.

Sıcaktan mı…

Yorgunluktan mı…

Yoksa insanların hiç bitmeyen absürt hikâyelerinden mi bilmiyorum.

Ama son birkaç haftadır en büyük lüksüm sessizlik oldu.

Telefon çalmayacak.

Kimse bir şey anlatmayacak.

Ben sadece kahvemi içeceğim.

Belki kaçıp bir yerlerde denizi izleyeceğim.

Belki hiçbir şey düşünmeyeceğim.

Sanırım ruhumun gerçekten ihtiyacı olan şey yeni insanlar değil…

Yeni fısıltılar da değil…

Biraz serin bir rüzgâr…

Bir fincan kahve…

Ve uzun uzun denizi seyredebileceğim huzurlu bir sabah.

Galiba bütün mesele de bu.

Bazen insanın ihtiyacı olan tek şey, hayatın sesini biraz kısmak.