Şu sıra etrafımdan sürekli evlilik haberi alıyorum.

Arkasından, yıllarca “Bu evlenmez” dediğimiz insanların bile türlü yollardan geçip sonunda nikâh masasına oturduğunu görmek ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Çünkü insan ne yaşarsa yaşasın, içinde bir yerlerde umut hep kalıyor.

Kalbini iyileştirmeyi seçen herkesin yolu açık olsun.

Geçen gün evlenip boşanmış bir kız arkadaşımla oturuyorduk. Merak ettim.

“Şu anki süreç nasıl gidiyor?” diye sordum.

Bir an bile düşünmeden cevap verdi:

“Hayatımda hiçbir şey değişmedi. Market poşeti taşımak ve kavanoz kapağı açmak dışında her şey aynı.”

Öyle bir söyledi ki gülmemek elde değildi.

Meğer hayatındaki adam zaten uzun zamandır hayatında yokmuş gibiymiş. Varlığıyla yokluğu arasında hissedilir bir fark kalmamış.

Yıllarca “Acaba düzelir mi?” umuduyla yürütülen evlilikler var ya...

İnsan bazen ayrılık kararını bir günde vermiyor aslında. O karar yıllar içinde yavaş yavaş veriliyor.

“Çocuk olmasa yolda görsem tanımam inan” dedi sonra.

Öyle tatlı tatlı, öyle gülerek anlattı ki üzülmek yerine ben de gülmeye başladım.

Çünkü aynı evin içinde paylaşımın, sohbetin, arkadaşlığın bittiği biriyle sırf çocuk için devam etmeye çalışmak da kolay değil.


Ama bir şeyi merak ediyorum...

Neden evlenenlerin büyük çoğunluğu bekârlara dönüp “Sakın evlenme!” diyor?

Hatta bununla da kalmayıp “Evlilik güzel bir şey değil” diye ekliyorlar.

Daha geçen yıla kadar benim de evliliğe dair isteğim vardı.

Şimdi dönüp kendime bakıyorum da o isteğin o kadar da güçlü olmadığını fark ediyorum.

Belki yaşla ilgilidir.

Belki gördüklerimizle...

Belki de dinlediğimiz hikâyelerle.

Hep aşk evliliği isteriz ya hani...

Ama belli bir yaştan sonra insanın mantığı kalbin önüne geçmeye başlıyor sanki.

Eskiden gözümüzün görmediği şeyleri şimdi ilk dakikada fark ediyoruz.

Aşkın o tatlı aptallıkları var ya...

İnsanı cesur yapan, gözünü karartan...

Şimdilerde gözüm kararmıyor.

Tam tersine, her şeyi fazla net görüyorum.

Birinin davranışlarını...

Karakterini...

Öfkesini...

Sevme biçimini...

Hatta bazen ailesini, çevresini, akrabalarını bile...

Çünkü hayat sadece iki kişinin kurduğu bir düzen değil.

İster istemez insan çevresine de bakıyor.

Ben kendi hayatımda gerektiğinde bir kalemde insan silebilmiş biriyim.

O yüzden hayatımı paylaşacağım kişinin çevresine karşı da çok toleranslı davranabileceğimi sanmıyorum.

İşte tam da bu yüzden bazen düşünüyorum...

Birini gerçekten tanımak güzel mi?

Yoksa biraz yorucu mu?

Sanırım ikisi de.

Çünkü ne kadar çok görürseniz, karar vermek o kadar zorlaşıyor.

Birileri “Yaş ilerledikçe evlenmek istemeyeceksin” diyor.

Ama sonra dönüp bakıyorum.

Kimisi “Asla evlenmem” dedikten sonra ikinci evliliğini yapıyor.

Kimisi üçüncü kez nikâh masasına oturuyor.

Hayat gerçekten garip.

Peki ben ne istiyorum?

Aslında çok basit.

Kendimi...

Hayatımı...

Korkularımı...

Üzüntülerimi...

Mutluluklarımı...

Sırlarımı...

Kısacası bütün yükümle her şeyimi emanet edebileceğim güvenebileceğim birini.

Galiba mesele aşkın kendisinden çok güven.

Bu devirde güvenebilmek.

Bir insana sırtını yaslayabilmek.

Kendini emanet edebilmek.

Belki o olduğunda geri kalan her şey zaten kendi akışında gelişir.

Ama size o kadar çok hikâye yazıyorum ki...

O kadar çok ilişki görüyorum ki...

İnsan ister istemez temkinli oluyor.

Kim bilir bizim bilmediğimiz daha neler yaşanıyor.

Bu kadar karmaşanın içinde birine güvenebilmek gerçekten büyük bir nimet olacak sanırım.

Neyse...

Ben bu işi Allah'a bıraktım.

Derler ya...

Herkes nasibine koşar.

Kaderimizde ne varsa onu yaşayacağız.

Belki bir gün...

Güvenince, gerisi gerçekten kendiliğinden gelir.

Sevgilerimle..