Garip haftalar yaşıyoruz. Üç koltuk, üç eski isim, üç "geri dönüş." Ama aynı kelimeyi kullanmamamız lazım çünkü onlar aynı şey yapmıyor. Çünkü dönmek başka şey, çağrılmak başka şey, istenmek bambaşka bir şey.

Üçünü yan yana koyunca bu farkı görmek hiç zor değil. Hadi Gelin Bakalım.

Kapı zorlanarak girilmez, açılır

Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin başına döndü. Ama nasıl? Sandıkla değil, salonla değil, delegenin elini kaldırmasıyla değil. "Mutlak butlan" diye bir hukuk terimiyle. Yani bir mahkeme kararının buyurmasıyla geldi koltuğa. Adı üstünde: kendisini seçtiren değil, kendisine atanma hediye edilen bir liderlik.

İşin acı tarafı şu: aynı parti onu 2023'te sandıkta uğurlamıştı. Aynı parti 31 Mart'ta yıllardır göremediği birinciliği bir başkasının liderliğinde gördü. Ve şimdi 12 büyükşehir belediye başkanı, grup, milletvekillerinin ezici çoğunluğu seçilmiş ismin arkasında saf tuttu. Genel merkez bir tarafta, Meclis bir tarafta; partinin gövdesi nettavrını koymuş durumda.

İnsan bir yere mahkeme kararıyla oturabilir. Ama tabanın gönlüne mahkeme kararıyla oturulmuyor. Koltuğu kazanmak ile koltukta istenmek arasındaki uçurum tam olarak burası. Bir liderin trajedisi, gidişinin değil, bu şekilde dönüşünün tartışılması olsa gerek. "Hayırlı olsun" demek başka, "buyurun koltuk sizin" dedirtmek başka.

Kısacası: döndü, ama çağrılmadı. Geldi, ama istenmedi. Tam olarak karşılığı bu sanırım.

Gelelim diğer şahsiyete.

Bence Sabrın da bir randımanı varmış

Kadıköy'de tablo tepetaklak.

Aziz Yıldırım 2018'de sandıkta kaybetti ve gitti. Küsmedi, kapıya dayanmadı, "beni mahkeme geri getirsin" demedi. Sekiz yıl, tam 2926 gün bekledi. Bu ülkede üç günlük sabırsızlığın bayrak yapıldığı bir iklimde sekiz yıl beklemek başlı başına bir karakter testidir , ve adam bu testi net geçti demek istiyorum.

Sonra ne yaptı? Yine sandığa gitti. 7 Haziran'da üyenin önüne çıktı, rakibiyle yarıştı ve 17.245'e karşı 9.927'lik net bir farkla kazandı. Yani Yıldırım koltuğa bir kararnameyle değil, üyenin sarı pusulasıyla oturdu. Aradaki fark bu: biri kapıyı zorladı, diğeri kapının kendisi için açılmasını bekledi.

Üstelik kazandığı akşam "kazanan Aziz Yıldırım değil, Fenerbahçe'dir" deyip rakibine, eski büyüklere birlik çağrısı yaptı. Doğru bulursunuz bulmazsınız, sevenisiniz sevmeyeni — ama bu, istenerek dönmenin nasıl bir şey olduğunun ders niteliğinde örneğidir. Sabrın bir bedeli var; ama görünen o ki bir de randımanı varmış.

"Yes!" demekle iş bitmiyor

Madrid'e gelelim. Orada işler büsbütün başka bir filmin senaryosu gibi.

José Mourinho da döndü Real Madrid'e 13 yıl sonra. Ama nasıl bir "dönüş" bu? Önce kendini pazarladı. Florentino Pérez'in seçim kampanyasının videosunda beyaz formayı giyip kameraya tek kelime etti: "Yes." Sloganı hazırdı: "MOUcha historia" yapılacak daha çok tarih var. Yani adam koltuğa değil, önce bir seçim afişine kondu. Dönüşü bir teknik kararın değil, bir başkanlık kampanyasının parçasıydı.

Pérez sandıktan %65'le çıkınca anlaşma da resmen yürürlüğe girdi. Yani Mourinho'nun geleceği, kendi performansına değil, bir başkanın seçim sonucuna bağlıydı. Geldiği yer de keyifli bir tablo değil: kupasız kapanmış bir sezon, soyunma odasında biten huzur, Valdebebas'ta gerginlik. Bir tarafta "futbol onu geçti" diyen yorumcular, diğer tarafta "isim büyük ama sihir kaldı mı" sorusu.

Özetle: Yıldırım bir netlikle geldi, Mourinho ise tam bir belirsizlikle. Birinin arkasında üyenin oyu var; diğerinin arkasında bir başkanın koltuğu ve bir reklam filmi. "Yes" demek kolay; iki yıl sonra Bernabéu'da hâlâ "evet" dedirtmek başka iş.

Ama Son söz hiçbir zaman onların değil

Üç dönüş, üç farklı kapıdan geçti. Biri mahkeme kararıyla içeri girdi ama partisi onu istemiyor. Biri sekiz yıl bekledi, sandıkta kazandı ve istenerek döndü. Biri kendini pazarladı, bir seçimin sırtına binip geldi ve belirsizlikten başka garantisi yok.

Ama burada asıl şunu hatırlamak lazım: koltuğa kimin oturacağına ne mahkeme, ne kampanya videosu, ne de bir başkanın oyu kalıcı olarak karar verir.

Bir liderin kaderini partinin tabanı yazar. Bir teknik adamın kaderini sahadaki sonuç ve tribün yazar. Mahkeme bir koltuğu teslim edebilir, kampanya bir ismi parlatabilir; ama gönlü kazanan da kaybeden de en sonunda halkın ve taraftarın takdirine kalır.

Çünkü bu işin tapusu ne adliyede durur, ne de kulüp başkanının cebinde. O tapu hep aynı yerdedir: sandıkta, tribünde, meydanda. Kısacası halkta ve taraftarda.

Gerisi, eninde sonunda, teferruattır.

Size bir tavsiye vereyim; Şikâyet etmeden önce hatırlayın: Bu memlekette de, bu kulüplerde de son sözü söyleyecek olan jüri sizsiniz. Yeter ki o sözü söyle ve hakkını kimseye teslim etme.