Bugün modern insanın en büyük trajedisi başarısız olmak değil, başarılı görünmek zorunda hissetmektir. Çünkü artık hayat, yaşanan bir süreç olmaktan çıktı; sergilenen bir performansa dönüştü. İnsanlar ne hissettiğinden çok nasıl göründüğüyle ilgileniyor. Mutlu olup olmadığımız değil, mutlu görünmemiz bekleniyor. Ve bu beklenti, çağımızın en ağır psikolojik yüklerinden biri hâline geldi.

Kimse bulunduğu yeri kaybetmek istemiyor. Çünkü bu çağda kaybetmek sadece ekonomik bir düşüş değil, sosyal bir silinme anlamına geliyor. İşini kaybetmek, statünü kaybetmek, hayat standardını kaybetmek… Bunların her biri, insanın kendini değersiz hissetmesine yol açan görünmez yaralar açıyor. Bu yüzden insanlar mutsuzluklarını saklıyor. Çünkü mutsuzluk, modern dünyada kişisel bir zayıflık gibi algılanıyor.

Bugün sokaklarda gördüğümüz insanların büyük kısmı aslında bir hayat değil, bir mücadele sürdürüyor. Evler artık huzur alanı değil, korunması gereken kaleler hâline geldi. İnsanlar evlerini değil, o evin temsil ettiği hayatı kaybetmekten korkuyor. Çünkü sahip olduklarımız, kim olduğumuzun yerine geçti. Kimliklerimiz değerlerimizle değil, statülerimizle tanımlanır oldu.

Modern çağın en büyük ironisi şudur: İnsanlar hayatlarını daha iyi yaşamak için mücadele ediyor, ama mücadele ettikçe yaşamayı unutuyor. Sürekli bir yarış hâli, sürekli bir yetişme kaygısı, sürekli bir yeterli olamama hissi… Bu döngü içinde mutluluk bir hedef olmaktan çıkıp bir dekor unsuruna dönüşüyor. İnsanlar mutlu olmak için değil, mutsuz görünmemek için yaşıyor.

Başarı hikâyeleri çoğaldıkça huzur hikâyeleri azaldı. Çünkü başarı dışarıdan ölçülen bir şeydir, huzur ise içeriden hissedilir. Ve içerisi boşalmış bir insanın dışarıdan ne kadar dolu göründüğünün hiçbir anlamı yoktur. Bugün en büyük yoksulluk para eksikliği değil, anlam eksikliğidir.

Toplumun en tehlikeli kırılması da tam burada başlar. İnsanlar birbirine gerçek duygularını göstermemeye başladığında, ilişkiler sahiciliğini kaybeder. Sahte bir güç gösterisi, sahte bir iyi olma hâli, sahte bir yaşam enerjisi… Oysa bastırılan her duygu, bir gün daha ağır bir şekilde geri döner.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten yaşamayı mı başardık, yoksa sadece hayatta kalmayı mı?

Çünkü bir toplumun gerçek refahı, insanların neye sahip olduğu ile değil, ne hissettiği ile ölçülür. Ve bugün sahip olduklarımız artarken hissettiklerimizin azalması, modern çağın en sessiz trajedisidir.