Bir toplumun çöküşü her zaman ekonomik krizlerle başlamaz. Ne savaşlarla… Ne de büyük felaketlerle… Bazen, kimsenin fark etmediği kadar sessiz olur. Yalnızca iki kelimenin hayatımızdan çekilmesiyle başlar:
“Teşekkür ederim.”
Belki fark etmedik. Belki hepimizin acelesi vardı. Belki de bu iki kelimeyi yalnızca bir nezaket kuralı sandık. Oysa teşekkür etmek, nezaket göstermekten çok daha fazlasıdır. Bir insanın diğer insana, “Seni gördüm. Emeğini fark ettim.” deme biçimidir.
Bugün etrafınıza dikkatlice bakın.
Markette kasiyer yüzlerce ürünü tek tek okutuyor. Elimize poşetimizi alıp çıkıyoruz. Kaçımız gözlerinin içine bakarak teşekkür ediyoruz? Bir kafede çayımız masamıza geliyor. Bardağı alıyoruz ama getiren insanı görmüyoruz. Otobüste biri bize yer veriyor. Başımızı bile kaldırmadan oturuyoruz. Asansörde kapıyı tutan yabancıya, sanki bunu yapmak zorundaymış gibi davranıyoruz. Kurye yağmurun altında siparişimizi kapımıza kadar getiriyor. Paketi alırken çoğu zaman telefonumuza bakıyoruz; yüzüne değil.
Hastanede hemşire sabaha kadar ayakta kalıyor. Okulda öğretmen yalnızca ders anlatmıyor; bazen bir çocuğun hayata tutunduğu tek güvenli liman oluyor. Belediye işçisi biz daha uyanmadan sokakları temizliyor. Evde annemiz sofrayı hazırlıyor. Babamız sessizce yükümüzü omuzluyor. Eşimiz, fark etmediğimiz onlarca küçük işi her gün yeniden yapıyor. Çocuğumuz bize bir bardak su getiriyor. Ve biz, bütün bunları giderek daha fazla “zaten yapması gereken” işler olarak görmeye başlıyoruz. İşte tam da burada bir şey kaybediyoruz. Çünkü görev yapılabilir. Ama emek hissedilir. Ve emek, ancak fark edildiğinde değer kazanır.
Hiç düşündünüz mü?
Bir insanın bütün gün boyunca duyduğu ilk samimi “Teşekkür ederim.”, belki de o gün yaşadığı en güzel cümledir. Belki bir öğretmen, yıllarca tek bir öğrencisinden duyacağı teşekkür için mesleğine yeniden umutla sarılır. Belki bir temizlik görevlisi, koridorlardan geçen yüzlerce insanın arasında yalnızca bir kişinin gülümseyerek ettiği teşekkürle eve daha hafif döner. Belki bir hemşire, gecenin sonunda yorgunluğunu değil, duyduğu o iki kelimeyi hatırlar. Çünkü insanlar en çok çalışmaktan yorulmaz. Görülmemekten yorulur.
Ne garip değil mi?
Çocuklarımıza matematik öğretiyoruz. Yabancı dil öğretiyoruz. Kodlama öğretiyoruz. Başarıyı öğretiyoruz. Peki teşekkür etmeyi öğretiyor muyuz?
Okulunu temizleyen görevliye, servis şoförüne, yemeğini hazırlayan kişiye, annesine, babasına ve öğretmenine içtenlikle teşekkür etmeyi öğretiyor muyuz? Çünkü teşekkür etmeyen çocuklar büyür. Başarılı olabilirler. Zengin olabilirler. Ünlü olabilirler. Ama iyi insan olmayı yalnızca bilgi öğretemez. Belki de bugün yaşadığımız en büyük yoksulluk ekonomik değildir. Belki de en büyük yoksulluğumuz, minnet yoksulluğudur.
Bir teşekkürü bile birbirimizden esirger hâle geldik. Oysa teşekkür etmek hiçbir şey eksiltmez. Ne gururumuzu… Ne zamanımızı… Ne de değerimizi… Tam tersine… Bizi insan yapan tarafı büyütür.
Bugün küçük bir şey deneyin. Markette kasiyerin gözlerinin içine bakarak teşekkür edin. Otobüsten inerken şoföre teşekkür edin. Çayınızı getiren görevliye gülümseyin. Annenize, babanıza, eşinize ve çocuğunuza belki de uzun zamandır ilk kez gerçekten hissederek “İyi ki varsın.” deyin.
Göreceksiniz… Değişen yalnızca onların yüzündeki tebessüm olmayacak. Sizin de içinizde uzun zamandır sessiz kalan bir yer yeniden konuşmaya başlayacak. Çünkü teşekkür etmek, karşımızdakini mutlu etmekten önce, kendi insanlığımızı hatırlamaktır. Belki de bugün kaybettiğimiz şey yalnızca nezaket değildir. Birbirimizi gerçekten görebilme yeteneğimizdir.
Ve unutmayalım…
Bir gün çocuklarımız bize nasıl bir dünya bıraktığımızı sorduklarında; onlara göstereceğimiz şey ne binalarımız olacak, ne makamlarımız ne de teknolojimiz… Bizi anlatacak olan, birbirimize nasıl davrandığımız olacak. Çünkü bir insana söylenmiş samimi bir “Teşekkür ederim.” yalnızca iki kelime değildir. “Sen benim için görünmez değilsin.” demenin en güzel hâlidir. Belki de bir toplumu yeniden ayağa kaldıracak en büyük değişim, tam da bu iki kelimeyle başlayacaktır.