Şu sıralar Eskişehir’in sokaklarında yürürken, Porsuk’un kenarında kahvemi yudumlarken ya da bir akşam yemeğinde masaya oturduğumda, hayatımın fon müziği gibi arka planda çalan tek bir soru var:
“Hayatında biri yok mu?”
Soru değil aslında, bir kalıp. Hatta çoğu zaman arkasından gelen o ikinci soru daha da yorucu:
“Neden?”
Yok arkadaşım, yok.
Ve bu “yok” öyle dramatik bir yalnızlık hikâyesi değil. Bilinçli bir seçim.
Hatta bazen düşünüyorum… Belki de mesele “yok” değil, “herkesi alamıyorum.”
Geçen gün yine aynı sahne. Bir arkadaşımın karşısında oturuyorum, yemekler geliyor, sohbet güzel… ve tahmin ettiğiniz o klasik soru masaya servis ediliyor. Gülüyorum, “vallahi sıkıldım artık bu sorudan” diyorum. O da gülüyor ama bu sefer farklı bir şey söylüyor:
“Emine, erkekler senden korkuyor olabilir mi?”
İlk değil. Bu yorumu daha önce de duydum.
Ama yine de her seferinde içimde küçük bir şaşkınlık yaratıyor.
“Benim gibi tatlı bir kızdan neden korksunlar?” diyorum, yarı şaka yarı ciddi kendimi övmeyi de atlamıyorum.
Ama sonra cümle geliyor
“Ayaklarının üzerinde duruyorsun. Güçlüsün. Zekisin. Hayatını tek başına yönetebiliyorsun. Giyimin kuşamın ona göre.. Bir erkeğe muhtaç görünmüyorsun. Belki de sana yetemeyeceklerini düşünüyorlar. Bu sebeple de korkuyor olabilirler”
İşte orası…
İnsan bir durup düşünüyor.
Gerçekten dışarıdan böyle mi görünüyorum?
Bir kadının güçlü olması, bir erkeğin gözünde “yaklaşılmaz” mı yapar onu?
Ben bu analizi tamamen kabul edemiyorum.
Çünkü bana göre mesele korku değil… Mesele karakter. Kim ne derse desin bu işin kılıfıdır.
Bir adam ne istediğini biliyorsa, gerçekten biliyorsa…
Karşısına kim çıkarsa çıksın korkmaz.
Korkan adam, aslında karşısındaki kadından değil, kendi eksikliğinden korkuyordur.
Benim bir erkekten beklentim öyle romanlara konu olacak şeyler değil.
Ne lüks arabalar, ne büyük sözler, ne de gösterişli jestler…
Tek bir şey:
Sadakat.
Ama işte o “tek şey” sandığınız kadar küçük değil.
Çünkü sadakat, insanın karakterine yazılmış bir şeydir.
Sonradan öğrenilmez, rol yapılmaz, ödünç alınmaz.
Benim istediğim erkek, o meşhur tabirle “doymuş” bir erkek.
Her anlamda…
Heveslerini tüketmiş, egosunu törpülemiş, gözünü dışarıdan çekmiş…
Hayata da, insanlara da, ilişkilerdeki oyunlara da doymuş biri.
Bana gelirken ne istediğini bilen bir adam.
“Acaba”ları bitirmiş bir adam.
Çünkü ben kimsenin ihtimali olmak istemiyorum.
Netliği seçiyorum.
Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.
Ben kolay değilim.
Çünkü kendimi kolay harcamıyorum.
Birini hayatıma almak benim için “hadi deneyelim” meselesi değil.
Bir insanı tanımak, tartmak, anlamak… Evet, belki yorucu bir süreç.
Ama yanlış bir insanın hayatında açacağı yarayı düşündüğümde, bu titizlik bana hâlâ çok daha mantıklı geliyor.
Ve belki de evet…
Benim duruşum bazı erkekleri korkutuyor.
Ama dürüst olalım…
Gerçekten korkan kim?
Sadakat gösteremeyecek olan,
kendini kontrol edemeyecek olan,
bir kadının yanında durmayı beceremeyecek olan erkek…
Evet, o korksun zaten.
Çünkü ben ilişkilerde en çok şuna şaşırıyorum:
Bir adam ihanet ediyor… Ve savaş iki kadın arasında çıkıyor.
Kadın kadına yükleniyor.
Suç, öfke, hesaplaşma… Yanlış adrese gidiyor.
Oysa bana sadakat sözü veren kişi karşımdaki kadın değil.
Benim yanımda duran adam.
Benim olanı bir kadın “alabiliyorsa”…
buyursun alsın.
Gerçekten.
Benim o kadınla bir derdim olamaz.
Benim meselem, o kapıyı açan adamla.
Ve eğer bir adam, benim yanımdayken başka bir kadına yönelebiliyorsa…
inan bana, onu kırmızı kurdeleyle paketler, kendi ellerimle veririm.
Bir gram bile üzülmeden.
Çünkü ben birini kaybetmiş olmam…
Yanlış birini elemiş olurum.
Belki de bu yüzden yalnızım.
Ya da belki yalnız değilim… Sadece seçiciyim.
Ve belki de asıl mesele şu:
Güçlü kadınlar erkekleri korkutmaz.
Ama karaktersiz erkekler, güçlü kadınların yanında saklanamaz.