Sabah alarmım çalmadan önce uyanıyorum bazen.
Ama bu kez beni uyandıran kahve kokusu değil…
Yan odadan gelen bir çığlık.
Öyle bir çığlık ki…
Ne korku filmi, ne sokak kavgası.
Bir oyunun içinden yükselen, kontrolsüz bir bağırış.
Yan komşumuzun oğlu…
11-12 yaşlarında.
Evin tek çocuğu.
Anne baba çalışıyor.
Çocuk evde.
Ve ev… aslında onun oyun alanı.
Odasıyla benim odam yan yana.
Öyle ince bir duvar yapmışlar ki…
Bazen gerçekten aynı odadayız sanıyorum.
Gündüz duyuyorum.
Tamam diyorum, çocuk… oynasın.
Saat 23.00 oluyor.
“Hadi birazdan kapatır” diyorum.
00.00…
Hâlâ aynı tempo.
Gece 03.00…
Çocuk hâlâ bilgisayar başında.
Kulaklık takılı.
Muhtemelen arkadaşlarıyla birlikte oynanan, savaşlı, silahlı, vurmalı bir oyun.
Hiç anlamam oyunlardan ama…
Oradaki öfkeyi, gerilimi, hırsı duymamak mümkün değil.
Çocuk kendinden geçiyor.
Çığlıklar…
Küfürler…
Ve öyle küfürler ki…
Benim bile bilmediğim şeyleri, 11 yaşındaki bir çocuktan duyuyorum.
Bir gün babasıyla konuştum.
“Yanlış anlamayın ama…” dedim,
“Bu çocuğun elbette oyun saati olacak ama sınır koymak gerekmez mi?”
Ders çalışması gerekir.
Kitap okuması gerekir.
Hadi iki saat oynasın…
Ama bu çocuk bir oturuyor bilgisayarın başına,
sabah ezanıyla kalkıyor.
Üstelik bunu bir kez değil…
birkaç kez dile getirdim.
Ama her seferinde aynı kayıtsızlıkla karşılaşmak…
çocuğun bilgisayarın içine hapsolmasına hiç rahatsız olmadan bakıldığını görmek…
İnsanın içinde tarif edilmesi zor bir üzüntü bırakıyor.
Ben illallah ettim.
Ama mesele benim rahatsızlığım değil.
Mesele o çocuğun hayatı.
Çocuğa kızamıyorum.
Çünkü çocuk… çocuk.
Burada sorumluluk tamamen anne babada.
“Bırak oynasın, ne olacak?” demenin sonucu tam olarak bu işte.
Ve tam da bu yüzden…
Ülkece çok yeni bir haberle sarsıldık.
Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda, henüz 14 yaşında bir öğrencinin gerçekleştirdiği silahlı saldırıda;
öğrenciler ve bir öğretmen hayatını kaybetti.
Henüz çocuk yaşta birinin,
bu kadar büyük bir şiddetin faili olması…
hepimizi derinden sarstı.
Olayın ardından yapılan ilk incelemelerde,
failin dijital dünyasında yoğun bir zihinsel süreç içinde olduğu ve bir hazırlık yaptığı ortaya çıktı.
Şimdi dönüp bir düşünelim…
Gece 03.00’te kulaklıkla bağıran o çocuk…
sadece oyun mu oynuyor?
Yoksa yavaş yavaş başka bir şeye mi dönüşüyor?
Ve bir başka soru daha…
Biz çocuklarımızı sadece ekranın içine bırakmakla kalmıyoruz,
onları fiziksel olarak da ne kadar koruyabiliyoruz?
Bugün bir sınava girerken…
ÖSYM kapılarında üstümüz aranıyor.
Saatlerce bekliyoruz.
En küçük detay bile kontrol ediliyor.
Peki bir çocuk…
Nasıl oluyor da elini kolunu sallayarak
bir okula silahla girebiliyor?
Okullar…
çocukların en güvenli olması gereken yerler değil mi?
Bu kadar büyük bir boşluk nasıl gözden kaçabiliyor?
Güvenlik sadece duvarla, kapıyla değil…
sorumlulukla sağlanır.
Ve bu sorumluluk hem ailede başlar,
hem de sistemle tamamlanır.
Bugün artık çocuklar sokakta düşüp dizini kanatarak büyümüyor.
Bir oyunda “öldürerek”, “vurularak”, “bağırarak” büyüyor.
Gerçek dünya ile sanal dünya arasındaki çizgi silindikçe…
duygular da siliniyor.
Öfke normalleşiyor.
Şiddet sıradanlaşıyor.
Empati ise yavaş yavaş yok oluyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
“Benim çocuğum evde, güvende” diyerek
aslında onu görünmeyen bir tehlikenin içine mi bırakıyoruz?
Gece 03.00’te uyanık olan bir çocuk…
sabah hangi zihinsel sağlıkla okula gidebilir?
Saatlerce kulaklıkla, bağırarak, küfrederek büyüyen bir çocuk…
yarın nasıl bir yetişkin olacak?
Ve en önemlisi…
Bu çocukların psikolojisi bozulurken
anne babalar gerçekten hiçbir şey fark etmiyor mu?
Yoksa fark edip görmezden mi geliyorlar?
Çünkü bazen en büyük ihmal…
“Bir şey olmaz” demektir.
Anne babalara sesleniyorum…
Nolur gözünüzü açın.
Nolur çocuklarınızı sadece “evde güvende” sanarak kendinizi rahatlatmayın.
O ekranın arkasında ne var, ne oynuyor, kimlerle konuşuyor… bilin.
Sınır koymak sevgisizlik değil.
Tam tersine… sahip çıkmaktır.
Yavrularınıza sahip çıkın.
Sevgilerimle.
Ekranın İçinde Büyüyen Çocuklar
Emine Girgin
Yorumlar