İçinde yaşadığımız çağ, sözün en kolay üretildiği ama en az düşünüldüğü dönem olabilir. Artık herkes konuşuyor; üstelik her an, her yerde ve sınırsız bir görünürlükle. Sosyal medya, bireye tarihte hiç olmadığı kadar güçlü bir kürsü verdi. Ancak bu kürsüyle birlikte gelen şey sadece özgürlük olmadı; aynı zamanda kontrolsüzlük, ölçüsüzlük ve giderek artan bir sorumsuzluk hali de hayatımıza yerleşti.
İfade özgürlüğü, demokratik toplumların temel taşlarından biridir. İnsanların korkmadan düşünebilmesi, eleştirebilmesi ve konuşabilmesi, bir toplumun sağlıklı işleyişi için vazgeçilmezdir. Ancak bugün bu kavramın içi giderek boşaltılıyor. Çünkü özgürlük, çoğu zaman sınır tanımazlıkla karıştırılıyor. Oysa ifade özgürlüğü, her düşüncenin her biçimde ve her sonuç göz ardı edilerek dile getirilmesi anlamına gelmez. Aksine, gerçek özgürlük; bilincin, sorumluluğun ve etik sınırların varlığıyla anlam kazanır.
Bugün sosyal medyada tanık olduğumuz tablo, bu dengenin ciddi şekilde bozulduğunu gösteriyor. Bir kişi hakkında yapılan bir yorum, kısa sürede kitlesel bir yargıya dönüşebiliyor. Bir cümle bağlamından koparılıp bambaşka bir anlam yüklenerek yayılabiliyor. İnsanlar, çoğu zaman doğruluğunu araştırmadan, sadece duygusal tepkilerle hareket ederek bir linç dalgasının parçası haline gelebiliyor. Burada artık fikir üretmekten değil, tepki üretmekten söz ediyoruz. Ve bu durum, ifade özgürlüğünün değil, kolektif bir sorumsuzluğun göstergesi haline geliyor.
Daha da çarpıcı olanı ise, bu davranış biçiminin giderek normalleşmesi. İnsanlar söylediklerinin doğruluğundan çok, aldığı etkileşimi önemsiyor. Bir düşüncenin değeri, ne kadar paylaşıldığıyla ölçülüyor. Gürültü, içeriğin önüne geçiyor. Böyle bir ortamda doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaşıyor; çünkü görünür olan, çoğu zaman doğru olanın yerini alıyor. Bu da bizi, gerçeğin değil algının belirleyici olduğu bir düzleme sürüklüyor.
Oysa ifade özgürlüğü, yalnızca konuşabilme hakkı değil; aynı zamanda konuşmanın sonuçlarını üstlenebilme sorumluluğudur. Bir sözün bir insan üzerinde yaratabileceği etkiyi hesaba katmak, bu özgürlüğün ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü kelimeler, sadece düşünceleri aktaran araçlar değildir; aynı zamanda insanları incitebilen, yönlendirebilen ve hatta dönüştürebilen güçlerdir. Bu gücün farkında olmadan kullanılan her söz, özgürlüğü değil, zarar verme potansiyelini büyütür.
Belki de bugün asıl karşı karşıya olduğumuz sorun, ifade özgürlüğünün kendisi değil; bu özgürlüğün nasıl kullanıldığıdır. Çünkü özgürlük, sorumlulukla birlikte var olduğunda anlamlıdır. Aksi halde, sınırlarını kaybetmiş bir serbestlik haline dönüşür. Ve bu serbestlik, zamanla bireyler arası güveni zedeler, toplumsal ilişkileri aşındırır ve ortak yaşam kültürünü zayıflatır.
Sonuç olarak mesele, ifade özgürlüğünü savunmak ya da sınırlamak değildir. Mesele, bu özgürlüğün taşıdığı ağırlığı hatırlamaktır. Çünkü söz söylemek bir hak olduğu kadar bir yükümlülüktür. Ve belki de bu çağda en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla konuşmak değil; daha çok düşünerek konuşmaktır.