Merhaba sevgili okur,
Bu ülkede genç olmanın iki temel yolu var:
Ya işsizsin, ya da çalışıyorsun ama aslında yine biraz işsiz gibisin. Çünkü çalıştığın iş, seni hayata değil; sadece ayakta kalmaya hazırlıyor. Bizim kafede zaman ikiye ayrılır:
Patron yokken ve patron varken....Patron yokken kafe bir nevi öğrenci salonu gibidir. Sandalyeye yarı oturulur, telefonlar gizli gizli çıkarılır, “Birazdan müşteri gelir ya” diye evrenle pazarlık yapılır. Kimse tam olarak çalışmaz ama herkes çok yorgun görünür. Çünkü bizde yorgunluk çalışmaktan değil, çalışacakmış gibi yapmaktan gelir.Ama patron kapıdan girince…
Bir anda kıyamet alametleri başlar.
Bir bakmışsın herkes ayağa fırlamış. Bezler kapılmış, makineler siliniyor, kasaya biri ışınlanıyor, biri masaları olimpik sporcu gibi topluyor. Az önce “iki dakika oturayım” diyen arkadaş, şimdi Usain Bolt. O an anlıyorsun: Bu kafe aslında değil, biz tiyatrodayız. Oyunun adı: Çalışıyormuş Gibi Yapmak – Patronlu Versiyon.
Patron girince herkesin yüz ifadesi de değişir. Normalde “hayat beni yordu” bakışı varken, bir anda “Ben bu işi çok seviyorum” gülümsemesi gelir. Dişler görünür, omuzlar dikleşir, ses tonu bir anda daha enerjik olur:
“Tabii efendim, hemen ilgileniyorum!”
Az önce aynı kişi, üç masaya “Birazdan geliyorum” deyip arkaya kaçmıştı. Ama patron varken hepimiz müşteri memnuniyeti uzmanıyız.
Kafede çalışmaya başladığım ilk gün, kendimi sanki bir dizinin yan karakteri gibi hissetmiştim. Hani başrolde CEO’lar, holding sahipleri olur; ben de fonda latte taşıyan, replikleri hep aynı olan karakter: “Şeker ister miydiniz?” Ama insan bir süre sonra fark ediyor: Aslında bu kafenin gizli başrolü öğrenciler. Çünkü burada en çok satılan şey kahve değil, sabır.
Klasik bir gün şöyle başlar: Sabah ders, öğlen kafe, akşam ödev. Teoride böyle. Pratikte ise sabah derse gidemezsin çünkü gece geç çıktın, öğlen kafede koşturursun, akşam ödevi açarsın ama üçüncü sayfada uyuyakalırsın.
Öğrencilikle çalışmak birleşince ortaya garip bir karakter çıkıyor. Ders çalışman lazım, çalışıyorsun. İşe gitmen lazım, gidiyorsun. Dinlenmen lazım, o zaten yok. Sonra biri çıkıp diyor ki:
“Gençsiniz, enerjiniz var.”
Enerji var evet, ama çoğu kahveden.
Bir gün gerçekten ciddiye alıp şunu yazmak istiyorum:
Pozisyon: Öğrenci Çalışan
Maaş: Asgari sabır
Yan haklar: Ücretsiz yorgunluk, sınırsız ayakta kalma, ileri seviye görmezden gelinme.
Bizim ekip tam bir öğrenci karması... Kafede barista yok,ekonomi okuyan arkadaş kasa tutuyor, psikoloji okuyan müşteriyle dertleşiyor, mühendislik okuyan kahve makinesini tamir ediyor, iletişim okuyan herkesle iletişimsizlik yaşıyor. Bölümler farklı ama kader ortak: “Geçici buradayım.”
Bu cümle kafede en çok söylenen şey. Ve en büyük yalan.
Hepimiz “Geçici” diye başladık.
“Bir dönem çalışırım.”
“O yaz idare ederim.”
“Mezun olunca bırakırım.”
Sonra bir bakmışız üçüncü senemiz, aynı önlük, aynı ayakta durma, aynı bel ağrısı.
En eğlenceli kısım ise herkesin birbirini idare etmesi. Kimse tam olarak işini yapmaz ama herkes birbirini kolluyormuş gibi yapar. “Ben biraz arkaya geçiyorum” cümlesi, kafede teleport büyüsü gibidir. Arkaya geçen, bir süreliğine evrenden silinir. Patron gelince ise aynı kişi mucizevi şekilde ortaya çıkar.
Herkes günü kurtarıyor, kimse yarını kurmuyor. Patron gelince düzen, patron gidince dağınıklık… Bu sadece kafe değil, bu bir ülke alışkanlığı.
Patron da sanır ki: “Ne çalışkan ekip!”
Evet, çalışkanız. Siz gelince.
Mobbing mi? O zaten kafenin gizli sosu. Menüde yazmaz ama her şeye eklenir.
“Gençsin, kaldırırsın.”
“Burası stresli, alışacaksın.”
“Şaka yapıyorum, hemen alınıyorsun.”
Bu cümleler kafede bedava. Kahveye zam gelir, bu laflara asla.
En sonunda şunu anlıyorsun:
Biz kahve satmıyoruz.
Biz gençliğimizi küçük bardaklarda servis ediyoruz.
Orta şekerli, az umutlu, bol sabırlı.
Ve en büyük yalan:
“Bu işler seni hayata hazırlar.”
Hazırlıyor evet. Ama hayata değil, idare etmeye.
İdare et müşteriyi.
İdare et yöneticiyi.
İdare et vardiyayı.
İdare et geleceksizliği.
İdare et hayal kırıklığını.
Sonra da soruyorlar: “Gençler neden mutsuz?”
Belki de fazla idare etmekten.
Bizim kafenin en çok satan içeceği bence Americano değil. Adı konmamış bir şey: “Bir gün her şey daha iyi olacak” umudu. Onu içiyoruz her vardiyada. Bazen şekersiz, bazen acı, bazen fazla sulu… Ama yine de içiyoruz. Çünkü öğrenciyiz. Çünkü başka seçeneğimiz yok. Çünkü hayaller pahalı, biz ise indirimli çalışıyoruz.
Ben şimdi bu yazıyı bitirip sipariş alacağım,
Suratıma en uygun gülümsemeyi takıp ,belimi büküp “Tabii efendim” diyeceğim..
Çünkü bu ülkede CV’ye yazılmayan en önemli yetenek bu:
Profesyonel şekilde idare etmek.
Tepsi düşerse suç bizde, sistem düşerse gündem yoğun.
Gençlik yorulursa “şımarık,” düzen yorulursa “reform şart.”
Ama merak etmeyin, biz alışığız.
Alışmak, bu ülkenin gençlere verdiği en kalıcı sertifika.
Şimdi izninizle, kahve yapmaya gidiyorum.
Belki espresso yaparım, belki de kendime bir “gelecek” koyarım bardağa.
Hangisi daha pahalıysa, onu müşteri alır zaten.
Neyse.
Görüşürüz.
Muhtemelen yine ayakta.