İD EGO SÜPEREGO DENGESİ VE KİŞİLİK GELİŞİMİ
Ego Statü ve İnsan Olmak Üzerine
Freud, kişiliğin öğelerini üçe ayırmış ve bunlara id, ego ve süperego adını vermiştir.
İd, kişiliğin biyolojik yanıdır; yani bizim “nefis” dediğimiz taraftır. Haz prensibine göre çalışır. Tek amacı, istediği hazzı o anda, kural ya da yasa tanımadan yaşamaktır. Adı üstünde, “id”i bir köpeğe benzetebiliriz.
Bunun karşısında ise süperego vardır. Yani ayıplar, yasaklar, günahlar… Süperego, vicdan prensibine göre çalışır ve kişiliğin toplumsal yönünü temsil eder. Onu da köpeğe takılan tasmaya benzetebiliriz. Köpek isteklerini dile getirdikçe tasma “Dur!” der; onu sınırlar, engeller.
İşte bu noktada ego devreye girer. Ego “ben”dir, akıldır; akıl prensibine göre çalışır. İd ile süperegoyu uzlaştırır. Yani hem köpeğin hem de tasmanın sahibidir. Tasmayı kullanan, dizginleyen, köpeği terbiye eden güçtür. Yeri ve zamanı geldiğinde köpeğin istekleri karşılanır. Ego bir anlamda hakemdir.
Bir insanda id–ego–süperego dengesinin kurulmuş olması, normal bir kişiliğin göstergesidir. Ancak zaman zaman bu denge, id ya da süperego yönüne bozulabilir. Sürekli bir dengesizlik hâlinde ise psikolojik sorunlar, sapkınlıklar, ruh hastalıkları ve problemli kişilikler ortaya çıkar.
Ego, id’in bazı isteklerine “dur” diyemezse, zamanla onun etkisi altına girer. Egonun akıl prensibini terk edip haz prensibiyle çalışmaya başlaması, hem kişi hem de çevresindekiler için tehlike çanlarının çalması demektir. Bu tehlikelerden biri de insanların sahip oldukları statüleri kişiselleştirmeye çalışması ve o statüleri kişiliklerinin vazgeçilmez bir parçası hâline getirmeleridir.
Bunu daha çok makamların değiştirdiği kişilerde görürüz. Ben bunun bariz örneğini askerlikte, onbaşı rütbesi takan arkadaşların yürüyüşlerindeki değişiklik ve kasılmalarında görmüştüm. Oysa asıl ve normal olan, insanların bulundukları makama katma değer sağlamalarıdır. Eğer makam, kişinin benliğini şişiriyorsa orada bir anormallik vardır. Bu anormallik ve aşağılık kompleksi, toplum içinde o kişinin farklılığını hemen belli eder.
Bu nedenledir ki emekli olmuş bazı statü sahipleri, emekliliklerinden sonra bile “emekli albay”, “emekli hâkim”, “emekli tapu müdürü” gibi unvanlar kullanırlar. Hatta bir mezar taşında “emekli banka müdürü” ifadesini okuduğumda, “Buna ne gerek var?” demekten kendimi alamamıştım.
Bu kompleks aile çevresine de sıçrarsa, mesele daha da büyür. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” tarzı cümlelerle kendini gösterir. “Ben savcı Ali Bey’in kızıyım”, “Komiser Mehmet Bey’in oğlu”, “Müdür Bey’in eşi” gibi ifadelerle belirginleşir. Oysa insanlar, çok gerekmedikçe iş dışında bu statülerini kullanmamalıdır.
Unutulmamalıdır ki statüler ve onlara ait roller birer elbiseye benzer. Tenimiz ise insan olmak, kul olmak, vatandaş olmaktır. Statüler, her zaman çıkarılmaya hazır elbiseler gibidir. Özellikle bu elbiseleri emeklilikle birlikte çıkaramayan insanlar, iş yerindeki rollerini evde ve toplumda sürdürmeye çalıştıklarında çeşitli sorunlar yaşarlar.
Yıllar önce, İzmir’de saygın bir kurumdan emekli olduğunu ifade eden bir adamın, belediye otobüsünde yanındaki vatandaşın omzunun kendisine değmemesi için araya gazete kâğıdı koyduğuna tanık olmuştum. Bu konuyla ilgili bir hikâye de sıkça anlatılır:
Çalışma hayatında emir vermeye alışmış bir adam emekli olunca ev halkına sürekli “Şunu yap, bunu yapma, salata nasıl olmuş?” gibi sözlerle karışmaya başlamış. Ev halkı sıkılmış ve bir bilene danışmışlar. Bilge kişi demiş ki:
“Beyefendi üç tane ibrik alsın: biri sarı, biri yeşil, biri kırmızı olsun. İstanbul’da hareketli bir caminin önüne gitsin, abdest alanlara su satsın. Kim kırmızı ibriğe uzanırsa ‘Onu bırak, sarıyı al!’ desin; kim sarıya uzanırsa ‘Onu bırak, yeşili al!’ desin. Hem o meşgul olur hem siz rahat edersiniz.”
Aile denileni yapmış ve sonunda hem ev halkı hem beyefendi huzura kavuşmuş.
Tüm bunlar, insanın değerli ve önemli hissedilme ihtiyacından kaynaklanır. İnsanlar sahip oldukları statülerle değil, yaptıkları hizmetlerle değer kazanırlar. Makamlar geçicidir; önemli olan, o makamdayken insanlara faydalı olabilmektir. Gerçek değerinizi, emekli olduktan sonra insanların sizinle kurduğu iletişimde anlarsınız.
Sonuç olarak; id–ego–süperego dengesini iyi kurup egomuzun şişmesine izin vermemek dileğiyle...
Bir sonraki yazımızda “Neye ne kadar değer vermeliyiz?” sorusuna birlikte yanıt aramak üzere, sevgiyle kalın.