Merhaba sevgili okur,

Bugün dünyanın birçok yerinde kadınlara çiçekler verilecek. Sosyal medyada kutlama mesajları paylaşılacak. “Kadınlar çok değerlidir” cümleleri kurulacak.

Ama 8 Mart’ın gerçek anlamı, çiçeklerden ya da iyi niyetli cümlelerden çok daha ağır bir tarihin içinden gelir. Bu gün; eşitlik isteyen, emeğinin görünmesini isteyen, şiddetsiz bir hayat talep eden kadınların mücadelesinin günüdür.

Ve ne yazık ki bu mücadele hâlâ bitmiş değil.

Çünkü biz hâlâ kadınların öldürüldüğü bir ülkede 8 Mart’ı karşılıyoruz.

Aynı gün öldürülen iki kadın: Fatma Nur Çelik.

Birinin hayatı bir öğrencisinin ellerinde son buldu.

Diğeri, eski eşinin uyguladığı cinsel istismar ve şiddetin ardından onu adalete teslim etmeye çalışırken hayatını kaybetti.

Aynı isim.

Aynı gün.

Aynı ülkede.

İki ayrı hikâye gibi görünüyor. Ama aslında tek bir gerçeğin iki farklı yüzü: Kadına yönelik şiddetin tesadüf değil, bir düzen sorunu oluşu.

Biri okulda öldürüldü.

Biri evin içinde.

Biri kamusal alanda.

Diğeri toplumun “mahrem” dediği yerde.

Ve bu iki yer aslında bize bir şeyi çok açık söylüyor: Kadınlar için hiçbir alan tamamen güvenli değil.

Okul dediğimiz yer aklın, eğitimin ve güvenin mekânıdır. Bir öğretmen sınıfa girdiğinde elinde yalnızca kalem ve kitap olmalıdır. Hayatta kalma kaygısı değil.

Bir öğretmenin kendi öğrencisi tarafından öldürülmesi yalnızca bireysel bir trajedi değildir. Bu, toplumun en güvenli olması gereken alanlarından birinin bile kırılgan hâle geldiğini gösterir.

Bu aynı zamanda sembolik bir mesajdır.

Kadınlara verilen görünmez bir mesaj:

“Hiçbir yer tam anlamıyla güvenli değil.”

Diğer Fatma Nur Çelik’in hikâyesi ise başka bir gerçeği hatırlatıyor.

Ev.

Toplumun en çok kutsadığı kelimelerden biri.

Ama birçok kadın için ev, güvenli bir liman değil; korkunun en yoğun yaşandığı yer olabiliyor.

Evlilik içi cinsel istismar hâlâ toplumun büyük bir kısmının görmek istemediği bir gerçek. Çünkü evlilik çoğu zaman yanlış bir biçimde dokunulmaz bir alan gibi kabul ediliyor.

Sanki evlilik, kadının bedeni üzerinde sınırsız bir hak veriyormuş gibi.

Oysa hiçbir sözleşme insanın bedeni üzerindeki hakkını devredemez.

Bir kadının “hayır” deme hakkı evlendiği gün ortadan kalkmaz.

Ama pratikte birçok kadın için bu hak hâlâ korunmuyor.

Daha da acısı şu: Bir kadın şiddeti ifşa etmeye, hukuka başvurmaya, adalet aramaya karar verdiğinde çoğu zaman en büyük riskle karşı karşıya kalıyor.

Yani bir kadın yalnızca şiddet görmüyor. Aynı zamanda şiddetten kurtulmaya çalıştığında da hayatını riske atıyor.

Bu noktada mesele yalnızca bireysel suçlar değildir. Çünkü şiddet yalnızca öfkeyle açıklanamaz.

Şiddet aynı zamanda bir zihniyetin ürünüdür.

Kadını kontrol edilmesi gereken biri olarak gören zihniyetin…

Erkek öfkesini normalleştiren kültürün…

“İdare et” diyen çevrenin…

“Boşanma, çocuk var” diyen aklın…

Bunların hepsi şiddetin görünmeyen ortaklarıdır.

Ve şiddet çoğu zaman büyük olaylarla başlamaz.

Bazen bir sözle başlar.

Bazen bir şüpheyle.

Bazen akıl dışı bir suçlamayla.

Ben bunu yalnızca dışarıdan izleyen biri olarak söylemiyorum.

Ben bunu yaşamış biri olarak söylüyorum.

Sadece 32 gün süren bir evliliğim oldu.

Otuz iki gün.

Bir evliliğin daha ilk günlerinde güvenin nasıl paramparça olabileceğini o günlerde öğrendim.

Evde mutfak tezgâhının içinde iki tane çatal olduğu için aldattığımı düşünen bir zihniyetle karşı karşıya kaldım.

Evet, iki çatal.

Mantıkla açıklanamayacak bir şüphe, bir kontrol arzusu, bir paranoya.

Bazen şiddetin bahanesi bu kadar küçük olabilir.

Bir çatal.

Bir telefon.

Bir mesaj.

Bir bakış.

Ve bir süre sonra insan kendini sürekli açıklama yapmak zorunda hisseder.

Nereye gittiğini, kiminle konuştuğunu, neden güldüğünü, neden sustuğunu…

Şiddet bazen tokattan önce başlar.

İnsanın nefes alanını daraltarak başlar.

Kendi hayatında bile savunma yapmak zorunda kaldığında başlar.

İşte bu yüzden kadınların yaşadığı şiddeti yalnızca rakamlarla anlamak mümkün değildir.

Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın erkekler tarafından öldürülüyor. Yüzlercesi ise şüpheli şekilde hayatını kaybediyor.

Her ay yeni sayılar açıklanıyor.

Yeni raporlar yayımlanıyor.

Ama istatistikler bir şeyi anlatamaz.

Bir annenin boş kalan sandalyesini anlatamaz.

Bir çocuğun annesiz büyümesini anlatamaz.

Bir arkadaşın telefon rehberinde artık arayamayacağı bir ismi anlatamaz.

Rakamlar eksilmeyi gösterir.

Ama kaybı anlatamaz.

Toplum olarak her cinayetten sonra kısa bir öfke dalgası yaşıyoruz. Birkaç gün konuşuyoruz. Sonra başka bir gündem geliyor ve sessizlik geri dönüyor.

Oysa şiddetin en rahat ettiği şey tam da bu sessizliktir.

Sitemim tam da bu yüzden.

Çünkü kadınların güvenliği hâlâ bir talep.

Oysa güvenlik bir talep değil, bir hak olmalıydı.

Bugün milyonlarca kadın gece yürürken anahtarını parmaklarının arasında tutuyor. Taksinin plakasını arkadaşına gönderiyor. “Eve vardım” mesajını atmayı unutmamaya çalışıyor.

Ve buna rağmen hâlâ şu sorular sorulabiliyor:

“Neden ayrılmadı?”

“Neden şikâyet etmedi?”

Belki de asıl soru çok daha basit:

Neden bir kadın korkmadan yaşayabileceği bir hayat kuramıyor?

8 Mart’ın gerçek anlamı tam da burada başlıyor.

Bu gün yalnızca bir kutlama günü değil.

Bir hatırlatma günü.

Kadınların yalnızca “değerli” olduklarının değil, yaşama haklarının pazarlık konusu olmadığının hatırlatılmasıdır.

Bugün hayatını kaybeden tüm kadınları anıyorum.

Ve hayatta kalmayı başarmış, şiddete rağmen ayakta duran, susmamayı seçen bütün kadınları selamlıyorum.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.