Merhaba sevgili okur,

Gökyüzü bugün biraz daha sessiz. Sanki çocukların sesini geri istiyor ama alamıyor. Baharın en parlak günlerinden biri olması gereken bu zaman dilimi, içimize çöken ağır bir gölgeyle birlikte geliyor. Renkli kâğıtların, coşkuyla söylenen marşların, okul bahçelerinde yankılanan neşenin yerini bu yıl tuhaf bir tereddüt aldı. Çünkü bazı sorular vardır, insanın boğazına düğümlenir ve orada kalır: “Nasıl kutlayacağız?”

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı bu yıl sadece bir bayram değil; bir vicdan sınavı. Ve bu sınavda kimse kendinden emin değil.

Daha birkaç gün önce, okul dediğimiz o “güvenli alan”ınduvarları delindi. Sadece beton değil, bir ülkenin en temel inancı çatladı: “Çocuklar okula güvende gider.” Bu cümle artık eskisi kadar rahat kurulabiliyor mu? Kurulamıyor. Çünkü artık haberleri izlerken refleksimiz değişti. “Yine mi?” diyoruz. İşte en tehlikelisi bu: Alışmak.

Alışmayalım.

Bir ülkede çocuk ölümleri sıradanlaşmaya başlıyorsa, orada sadece güvenlik değil, insanlık da alarm veriyor demektir. Okul kapısına bir güvenlik görevlisi koymakla çözülecek bir mesele değil bu. Bu, yıllardır ötelenen bir zihniyet meselesi. “Bir şey olmaz” diyerek büyütülen her boşluk, bugün çocukların hayatına mal oluyor.

Eğitim sistemine bakalım. Çocuklar daha ilkokul çağında yarış atına çevriliyor. Sınav, test, başarı, sıralama… Peki ya insan olmak? Peki ya psikoloji? Bir çocuğun korkuları, kaygıları, yalnızlığı hangi müfredatta yer alıyor? Yok. Çünkü biz hâlâ başarıyı, ruh sağlığının önüne koyan bir sistemin içindeyiz.

Sonra dönüp şaşırıyoruz:
“Bu çocuklar neden bu kadar öfkeli?”
“Bu gençler neden bu kadar kopuk?”

Çünkü dinlenmediler.

Çünkü anlaşılmadılar.

Çünkü büyütülmediler, sadece itildiler.

Bir de şu dijital dünya meselesi… Kontrolsüz, sınırsız, başıboş. Şiddetin oyunlaştırıldığı, empati duygusunun köreldiği bir evrende çocuklar saatlerini geçiriyor. Ekranda ölmek var ama gerçek hayatta ölümün ne demek olduğunu kim anlatıyor? Ya da anlatan var mı? Aileler yorgun, öğretmenler tükenmiş, sistem zaten dağınık. Çocuk ise ortada, tek başına.

Ve biz hâlâ sadece “ders çalış” diyoruz.

Ben bir Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Yarın bir gün öğretmen olacağım. Olmam gerekiyor. Ama içimde büyüyen bir korku var: Sınıfa girdiğimde gerçekten neyi koruyacağım? Bilgiyi mi, çocukları mı, yoksa kendimi mi?

Bir öğretmen, öğrencisini hayatta tutma sorumluluğunu hissetmemeli. Bu, bir ülkenin en ağır cümlelerinden biridir. Ama artık gerçek.

Mustafa Kemal Atatürk bu günü çocuklara armağan ettiğinde, muhtemelen onların özgürce güldüğü, korkmadan öğrendiği, kendini ifade edebildiği bir ülke hayal ediyordu. Şimdi o hayalin karşısında durup şunu sormak gerekiyor: Biz neyi kaybettik?

Çünkü mesele sadece güvenlik değil. Mesele, bir çocuğun hayata nasıl baktığı. Eğer bir çocuk okula giderken korkuyorsa, eve döndüğünde ekranlara sığınıyorsa, derste sadece susmayı öğreniyorsa… orada eğitim yoktur. Orada sadece bir düzen vardır. Ve o düzen işlemiyor.

Şimdi 23 Nisan törenleri yapılacak. Belki yine şiirler okunacak, belki çocuklar kürsüye çıkacak. Ama bu yıl alkışların sesi biraz eksik çıkacak. Çünkü herkesin aklında aynı soru olacak: “Gerçekten iyi miyiz?”

Cevap belli.

Değiliz.

Ama belki de mesele sadece bunu kabul etmek değil. Mesele, bu kabulün ardından ne yapacağımız. Çünkü her kayıp, sadece bir yas değil; aynı zamanda bir uyarıdır. Ve bazı uyarılar, görmezden gelindikçe felakete dönüşür.

Bu yüzden bu yıl 23 Nisan’da belki de ilk kez gerçekten susmayı öğrenmeliyiz. O gürültülü kutlamaların arasına bir duraksama koymalıyız. Eksilen sıraları hatırlamalıyız. Adı artık anılmayan çocukları, yarım kalan defterleri, hiç okunamayacak kompozisyonları…

Ve sonra kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz gerçekten nasıl bir ülke olmak istiyoruz?

Çünkü bu sorunun cevabı, sadece bugünü değil, yarını da belirleyecek.

Belki bir gün, gerçekten içimiz rahat bir şekilde bayram kutlayabileceğiz. Belki bir gün, bir öğretmen sınıfa girerken korkmayacak. Belki bir gün, bir çocuk okula giderken arkasına dönüp bakmayacak.

Ama o gün kendiliğinden gelmeyecek.

O gün, yüzleşerek, değişerek, sorumluluk alarak gelecek.

Ve eğer bir gün o gün gelirse…
işte o zaman, gerçekten bayram olacak.

O zamana kadar, bu ülkede her 23 Nisan biraz eksik, biraz yarım, biraz da boynu bükük kalacak.

Ama belki de tam da bu eksiklik, bize unutmamamız gereken şeyi hatırlatacak:

Bir ülkenin gerçek bayramı, çocuklarının korkmadan gülebildiği gündür….