Bu bayram dikkatimi çeken bir sessizlik vardı. Ne apartman koridorlarında koşuşturan çocuk sesleri duyuluyordu ne de geçmiş yıllarda olduğu gibi kapılar ardı ardına çalıyordu. Bayramların en güzel geleneklerinden biri olan şeker toplama heyecanı, birçok mahallede kendini göstermedi. Sosyal medyada yapılan paylaşımlar da aynı gerçeğe işaret ediyordu. İnsanlar hazırladıkları şekerlerin ellerinde kaldığını anlatıyor, çocuk seslerinin eksikliğinden söz ediyor ve aynı soruyu soruyordu: Bu bayram çocuklar neredeydi?
Aslında bu soru yalnızca bir bayram geleneğinin zayıflamasıyla ilgili değildir. Bu soru, toplum olarak son yıllarda yaşadığımız değişimin de bir yansımasıdır. Çünkü çocuklar bir sabah uyanıp şeker toplamaktan vazgeçmedi. Değişen şey çocuklar değil, onları çevreleyen sosyal iklim oldu.
Bir zamanlar bayram sabahları çocukların bayramıydı. Günler öncesinden alınan bayramlıklar giyilir, arkadaşlarla buluşulur ve mahalleye çıkılırdı. Çocuklar grup hâlinde apartmanları dolaşır, kapıları çalar, büyüklerin ellerini öper ve ceplerini şekerlerle doldururdu. O günlerde bayramın bereketi yalnızca sofralarda değil, çocukların gözlerindeki heyecanda da hissedilirdi. Bir mahallenin canlı olup olmadığını anlamak için çocukların sesine kulak vermek yeterliydi.
Bugün ise aynı sokaklar daha sessiz, aynı apartmanlar daha yalnız görünüyor. Çocukların eksikliği yalnızca bayram coşkusunu azaltmıyor; aynı zamanda toplum olarak yaşadığımız dönüşümü de gözler önüne seriyor. Çünkü mesele yalnızca şeker toplamak değildir. Mesele, çocukların yaşadıkları çevreyle kurdukları bağın her geçen gün biraz daha zayıflamasıdır.
Geçmişte aileler çocuklarını sokağa gönderirken elbette kaygısız değildi. Ancak çevrelerindeki insanları tanıyor, komşularına güveniyor ve çocuklarının içinde bulunduğu sosyal çevreyi biliyordu. Mahalle kültürü yalnızca aynı sokakta yaşamak anlamına gelmiyordu. Mahalle; insanların birbirini tanıdığı, birbirine sahip çıktığı ve gerektiğinde birbirinin çocuğunu kendi evladı gibi gördüğü bir yaşam alanıydı.
Bugün ise aynı apartmanda yıllardır yaşayan insanların birbirlerinin isimlerini bilmediği bir dönemde yaşıyoruz. Aynı asansöre binenler birbirine yabancı, aynı koridorları paylaşanlar birbirinin hayatından habersiz. Komşuluk ilişkilerinin zayıflamasıyla birlikte güven duygusu da aşınıyor. Güvenin azaldığı yerde ise ilk etkilenenler çocuklar oluyor. Çünkü anne ve babalar, çocuklarını korumak adına onların hareket alanını daraltıyor ve onları daha kontrollü bir yaşamın içine yönlendiriyor.
Bu kaygıları anlamak mümkündür. Her gün karşılaştığımız haberler, toplumsal olaylar ve güvenlik endişeleri aileleri daha temkinli davranmaya itiyor. Hiçbir anne ya da baba çocuğunu riske atmak istemez. Ancak çocuklarımızı korumaya çalışırken farkında olmadan onların çocukluklarından da bir şeyler eksiltiyoruz. Sokakları tanımadan büyüyen, komşuluk ilişkilerini deneyimleyemeyen ve yaşadığı çevreyle bağ kuramayan çocuklar yetiştiriyoruz.
Oysa çocukluk yalnızca evde geçirilen zamandan ibaret değildir. Çocukluk; arkadaşlarla kurulan bağlarda, sokakta oynanan oyunlarda, mahallede yaşanan küçük maceralarda ve toplumsal hayatın içinde edinilen deneyimlerde şekillenir. Bir çocuğun bayram günü bir kapıyı çalması, yalnızca birkaç parça şeker almak anlamına gelmez. Bu davranış aynı zamanda yaşadığı topluma güvenmesinin, insanlarla iletişim kurmasının ve kendisini o toplumun bir parçası olarak hissetmesinin de göstergesidir.
Bu nedenle mesele yalnızca çocukların şeker toplamaya gelmemesi değildir. Mesele, çocuklarımızın nasıl bir toplumun içinde büyüdüğüdür. Eğer aileler çocuklarını gönül rahatlığıyla sokağa gönderemiyorsa, eğer çocuklar yaşadıkları çevreyle bağ kuramadan büyüyorsa ve eğer bayram sabahları kapılar sessizliğe bürünüyorsa, üzerinde düşünmemiz gereken daha büyük bir sorun var demektir.
Bu bayram kapımızı çocuklar çalmadı. Belki de asıl soru, çocukların neden gelmediği değildir. Asıl soru, bizim ne zaman onları göndermeye korkar hâle geldiğimizdir.
Çünkü bir toplumun geleceği, çocuklarının ne kadar özgür yaşayabildiğinde saklıdır. Çocuk seslerinin çekildiği sokaklar yalnızca sessizleşmez; aynı zamanda toplumsal güvenin de zayıfladığını haber verir.
Bir toplumun çöküşü bazen büyük krizlerle başlamaz. Bazen yalnızca bayram sabahı çalmayan bir kapı ziliyle kendini belli eder.