Cenaze günleri…

İnsanın hayatındaki en ağır, en sessiz, en yanık zamanlar.

Bir telefon çalar…

Bir cümle duyarsın…

Ve dünya o an, geri dönülmez bir yerinden kırılır.

Birinin annesi gider.

Birinin babası…

Birinin kardeşi…

Birinin yarısı…

Ama son zamanlarda dikkatimi çeken bir şey var.

Cenaze evlerinde yaşanan garip, tuhaf, hatta biraz da incitici bir alışkanlık…

İnsanlar acının ortasında kalıyor ama çevre… Sofranın.

Geçenlerde bir iş arkadaşımın kız kardeşi vefat etti.

Acıları ortada… Yüzüne baktığında bile anlıyorsun, insanın içi çekiliyor.

Ama ne dedi biliyor musunuz?

“Cenaze derdi yetmedi, bir de pideci aradık…” dedi.

Düşünün…

Yüreğin yanıyor, gözün dolu, zihnin donuk…

Ama sen telefonda pide siparişi veriyorsun.

Bu normal mi gerçekten?

Evet, cenaze evine insanlar gelir.

Baş sağlığı dilemeye gelir, oturur, bekler, dua eder.

Saatler geçer… Yorulurlar… Acıkırlar… Bu insani bir şey.

Ama benim aklıma başka bir soru geliyor:

Cenaze evinin yemek düşünmesi mi gerekir, yoksa çevrenin cenaze evini düşünmesi mi?

Eskiden ya da belki hâlâ bazı yerlerde başka türlüydü.

Komşular yemek getirirdi.

Yakınlar mutfağa girerdi.

Bir tencere çorba, bir tepsi börek, bir kap pilav…

Cenaze evine sadece “baş sağlığı” değil, yük hafifletmek götürülürdü.

Çünkü acı yaşayan insanın görevi ağırlamak değil, yas tutmaktır.

Ama şimdi sanki yazılı olmayan bir kural oluştu:

Cenaze evi yemek vermek zorunda.

Gelen misafir ağırlanmak zorunda.

Hatta yetmezse… Konuşulur.

Abime dedim ki:

“Ben çok kızıyorum böyle insanlara.”

O da bana köylerinden bir örnek anlattı.

Cenaze evi acısından yemek hazırlayamamış…

Ama cenaze sonrası konuşulan şey ne olmuş biliyor musunuz?

“Pide bile dağıtmadılar…”

İnsan bunu duyunca bir duruyor.

Gerçekten duruyor.

Bir insanın hayatı bitmiş.

Bir ailenin dünyası yıkılmış.

Ama konuşulan şey ne pide!

Cenaze evinde doymayıverin kardeşim!

Ne kadar tuhaf bir öncelik sırası.

Ne kadar ağır bir duyarsızlık.

Ne kadar utanç verici bir alışkanlık.

Cenaze evinde yemek meselesi artık bir ihtiyaç olmaktan çıkıp, bir beklentiye dönüşmüş gibi.

Hatta bazen neredeyse bir “gelenek zorunluluğu” gibi yaşanıyor.

Oysa gelenek dediğimiz şey, insanı korumalı… yormamalı.

Acıyı paylaşmalı… yük bindirmemeli.

Etik olan nedir diye sorarsanız…

Benim cevabım net:

Acı yaşayan insanın eline tabak tutuşturulmaz.

Acı yaşayan insanın mutfağına girilir.

Yemek götürmek sadece bir jest değildir.

Bu, “sen yasını yaşa, biz buradayız” demektir.

Cenaze evi organizasyon yapmak zorunda bırakılmamalı.

Sipariş vermek zorunda bırakılmamalı.

Kim kaç kişi geldi, ne ikram edildi, kim ne yedi…

Bunlar konuşulmamalı bile.

Çünkü yas, bir tören değildir.

Yas, bir ağırlama değildir.

Yas, bir ikram meselesi hiç değildir.

Yas… sadece acıdır.

Ve acının sofrası olmaz.

Ben belki fazla yargılıyım, bilmiyorum…

Ama bana göre cenaze evinde en büyük ikram, sessizce oturabilmektir.

Bir omuza dokunabilmektir.

Bir bardak su uzatabilmektir.

Ve gerekiyorsa mutfağa girip bulaşıkları yıkayabilmektir.

Gerisi… fazlalık.

Çünkü bazı anlar vardır…

İnsan sadece kaybeder.

Toparlamak zorunda değildir.

Ağırlamak zorunda değildir.

Yetmek zorunda değildir.

Sadece üzgündür.

Ve bazen yapılabilecek en insani şey…

O üzgünlüğe saygı duymaktır.