Devletin kanunları insanı mahkûm edebilir.
Dinin hükümleri insana günahını hatırlatabilir.
Tabiatın değişmez kanunları en güçlü insanı bile dize getirebilir. Fakat insanı en ağır şekilde yargılayan mahkeme bunların hiçbiri değildir.
İnsanı asıl mahkûm eden, kendi vicdanının verdiği hükümdür.
İnsanlık tarihi boyunca devletler kurulmuş, yıkılmış; kanunlar değişmiş, iktidarlar el değiştirmiştir.
Buna rağmen değişmeyen tek hakikat, vicdanın sessiz fakat şaşmaz hükmü olmuştur.
Türk-İslam medeniyetinin asıl gücü de burada aranmalıdır.
Bu medeniyet, insanı yalnızca hukukun konusu değil, ahlakın ve emanetin taşıyıcısı olarak görmüştür.
Bilge Kağan'ın 'Gece uyumadım, gündüz oturmadım.' sözü, iktidarın bir ayrıcalık değil emanet olduğunun ilanıdır.
Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig'de adaletin devletin direği olduğunu anlatır.
Farabî, erdemli toplumun ancak erdemli insanlarla kurulacağını söyler.
Ahmed Yesevî ise gönülleri fethetmeden toprakların kalıcı biçimde fethedilemeyeceğini öğretir.
İbnü'l-Arabî, insanın en büyük savaşının kendi nefsiyle olduğunu hatırlatır.
Mevlânâ ve Şems, hakikatin bilgi kadar yaşanması gerektiğini gösterir.
Hacı Bektaş Veli'nin 'Eline, beline, diline sahip ol.' sözü, asırları aşan bir ahlak düsturudur.
Taptuk Emre ile Yunus Emre'nin eğri odun kıssası ise doğruluğun önce vicdanda başladığını anlatır. Fuzûlî, sevginin ahlaktan ayrıldığında anlamını kaybedeceğini dile getirir.
Osmanlı'nın yükselişinde II. Murad'ın tevazusu, Akşemseddin'in irfanı ve Fatih Sultan Mehmed'in ilme olan tutkusu aynı düşüncenin farklı yüzleridir:
Güç, vicdanla birleşmediği sürece kalıcı değildir.
İbn Haldun, devletlerin dış düşmanlardan önce içeride adaleti kaybettiklerinde çöktüğünü söyler.
Bu tespit bugün de geçerlidir. Adaletin zayıfladığı yerde güven, güvenin kaybolduğu yerde devlet de zayıflar.
Cumhuriyet döneminde Kâzım Karabekir'in yetim çocuklara sahip çıkması ile Mustafa Kemal Atatürk'ün hukuka, akla ve vicdan hürriyetine verdiği önem, aynı sorumluluk anlayışının farklı tezahürleridir.
Dönemler değişse de insanın kendine karşı dürüst olma yükümlülüğü değişmez.
Bugün teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, imkânlar artıyor.
Buna rağmen insanın en büyük meselesi hâlâ vicdanıdır.
Çünkü hukuk vicdanla desteklenmediğinde şekle, din ahlakla yaşanmadığında ezbere, güç adaletten ayrıldığında zulme dönüşür.
Bilge Kağan'dan Atatürk'e uzanan uzun yürüyüş bize tek bir hakikati hatırlatmaktadır:
Devlet adaletle yaşar, toplum ahlakla ayakta kalır, insan ise vicdanıyla insan kalır.
İnsan başkalarına ihanet ettiğinde suç işler; kendi vicdanına ihanet ettiğinde ise kendini kaybeder.
Tarihin en ağır hükmünü mahkemeler değil, insanın kendi vicdanı verir.