Beni korkutan şey artık şiddet haberleri değil. Beni korkutan şey, bu haberlere ne kadar çabuk alıştığımız.
Bir çocuk düşünün. Arka koltukta oturuyor. Babası direksiyon başında. Trafikte yaşanan sıradan bir yol verme tartışması birkaç saniye içinde büyüyor. Sesler yükseliyor, küfürler havada uçuşuyor, insanlar araçlarından iniyor. Çocuk korkuyla camdan dışarı bakıyor. Babasının yüzündeki öfkeyi görüyor. Karşı taraftaki insanın bağırışlarını duyuyor. Belki birkaç dakika sonra herkes evine dönüyor. Belki olay daha da büyüyor. Ama o çocuğun zihninde bir şey değişiyor. Çünkü o gün yalnızca bir trafik kavgasına tanık olmuyor; insanların öfkelendiğinde neler yapabileceğini öğreniyor.
Bugün buna benzer sahnelerle neredeyse her gün karşılaşıyoruz. Bir gün trafikte çıkan bir kavga haberini izliyoruz. Ertesi gün sokak ortasında onlarca kişinin tek bir kişiye saldırdığı görüntüler ekranlara düşüyor. Bir başka gün elinde satırlarla insanların peşinden koşanları görüyoruz. Sonra bir kadın cinayeti haberi geliyor. Ardından silahlı bir saldırı… Her yeni görüntü, bir öncekini biraz daha unutturuyor. İşte buna alışamıyorum.
Nasıl oldu da bir insanın hayatını kaybetmesi birkaç saatlik bir gündem maddesine dönüştü? Nasıl oldu da sokak ortasında yaşanan vahşet görüntülerini birkaç saniye izleyip ekranı kaydırabilir hale geldik? Nasıl oldu da şaşırma duygumuzu bu kadar hızlı kaybettik? Çünkü beni korkutan şey şiddetin kendisi değil, ona alışıyor olmamızdır.
Şiddet insanlık tarihi boyunca vardı. Ama bir toplumun şiddete alışması, onu sıradan görmeye başlaması çok daha büyük bir tehlikedir. Bir cinayetin işlenmesi kadar, o cinayetin birkaç saat sonra unutulup gitmesi de üzerinde düşünmemiz gereken bir gerçektir. Çünkü vicdanın yorgunluğu, bazen şiddetin kendisinden daha tehlikelidir.
Ve bütün bunlar yaşanırken birileri daha izliyor: Çocuklar.
Biz yetişkinler bir haberi izliyoruz. Çocuklar ise bir dünya izliyor. Trafikteki öfkeyi, sokaktaki kavgayı, televizyonlardaki cinayet haberlerini ve sosyal medyada dolaşan şiddet görüntülerini izleyerek büyüyorlar. İnsanların anlaşmazlıklarını nasıl çözdüğünü, öfkelendiğinde ne yaptığını ve gücü nasıl kullandığını öğreniyorlar. Bizim birkaç dakika içinde tükettiğimiz görüntüler, onların hafızasında çok daha uzun süre kalıyor.
Sonra da dönüp çocuklara saygıyı, hoşgörüyü ve merhameti anlatıyoruz. Anlatıyoruz ama göstermiyoruz. İşte asıl çelişki burada. Bir yandan çocuklarımıza iyi insan olmayı öğütlüyoruz, diğer yandan onların gözleri önünde öfkeyi normalleştiriyoruz. Bir yandan güvenli bir gelecek kurmaya çalışıyoruz, diğer yandan korkunun sıradanlaştığı bir toplum inşa ediyoruz.
Çocuklarımızı yabancılardan korumaya çalışıyoruz ama onları yetişkinlerin öfkesinden koruyamıyoruz. Onlara tanımadıkları insanlara karşı dikkatli olmalarını öğretiyoruz ama çoğu zaman asıl tehlikenin, öfkesini kontrol edemeyen yetişkinler olduğunu görmezden geliyoruz. Çünkü çocuklar bazen yabancılardan değil, büyüklerin normalleştirdiği öfkeden etkileniyor.
Oysa hiçbir çocuk silah seslerine alışmamalıdır. Hiçbir çocuk bir kavga görüntüsünü olağan karşılamamalıdır. Hiçbir çocuk insanların birbirine zarar vermesini hayatın doğal bir parçası sanarak büyümemelidir. Bir çocuğun duyması gereken ses silah sesi değil, oyun sesidir. Görmesi gereken şey korku değil, güvendir. Öğrenmesi gereken şey öfke değil, merhamettir. Çünkü çocuklar bu dünyanın mimarı değil. Bu öfkeyi onlar üretmedi. Bu dili onlar seçmedi. Bu görüntüleri onlar hazırlamadı. Ama hepsine tanık oldular.
Belki yıllar sonra çocuklarımızın neden daha kaygılı, daha öfkeli ve daha güvensiz olduklarını konuşacağız. O gün geldiğinde cevabı çok uzaklarda aramaya gerek kalmayacak. Çünkü çocuklar söylediklerimizi değil, yaşadığımız hayatı izliyor.
Ve biz, her gün onlara bir dünya gösteriyoruz.
Asıl soru şu: Acaba gösterdiğimiz dünya, çocuklarımızın büyümeyi hak ettiği dünya mı?