Hayatımda biri bana bir gün şöyle demişti:

“Biri bana kızınca saatlerce kendime gelemiyorum. Sanki sadece o anı yaşamıyorum; çocukluğumda duyduğum bütün eleştiriler aynı anda üzerime yağıyor.”

O cümleyi duyduğumda uzun süre düşündüm.

Gerçekten de bazen yaşadığımız olayın kendisi değil, o olayın bizde uyandırdığı eski duygular canımızı acıtır. Yetişkin bedenimizle bugünü yaşarken, içimizdeki çocuk yıllar önce aldığı yaralarla konuşmaya devam eder.

Peki hiç kendinize şu soruları sordunuz mu?

“Ben neden hep aynı insanlara güveniyorum?”

“Neden en küçük eleştiride kendimi yetersiz hissediyorum?”

“Neden biri bana mesafe koyduğunda hemen terk edileceğim korkusuna kapılıyorum?”

“Neden herkesi mutlu etmeye çalışırken kendimi unutuyorum?”

Bu soruların cevabını çoğu zaman bugünde ararız. Oysa bugün verdiğimiz birçok tepkinin kökleri, yıllar önce yaşadığımız deneyimlerde saklı olabilir.

İnsan yalnızca yaş aldığı için büyümez. Bedeni büyür; ancak çocuklukta yaşanan kırgınlıklar, korkular ve karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar da onunla birlikte büyür. Üstelik çoğu zaman sessizce… Biz fark etmeden düşüncelerimizi, seçimlerimizi, ilişkilerimizi ve hayata bakışımızı şekillendirir.

Sürekli eleştirilen bir çocuk, yetişkin olduğunda en küçük geri bildirimi bile “Yine yetersizim.” diye algılayabilir.

Duygularını dile getirdiğinde “Abartıyorsun.” denilen bir çocuk, büyüdüğünde hislerini bastırmayı öğrenebilir. Sonra da “Ben ne hissediyorum?” sorusuna cevap veremeyen bir yetişkine dönüşebilir.

Sevgiyi yalnızca başarılı olduğunda gören bir çocuk, yıllar sonra durmadan çalışır, üretir ve herkesi memnun etmeye çalışır. Çünkü zihninin derinliklerinde hâlâ aynı cümle yankılanır: “Başarmazsam sevilmem.”

Çocukken fikri önemsenmeyen biri, yetişkin olduğunda en basit kararda bile “Acaba yanlış mı yapıyorum?” diye kendinden şüphe edebilir.

Evinde sürekli tartışmaların yaşandığı bir ortamda büyüyen çocuk ise yetişkin olduğunda en küçük ses yükselmesini bile büyük bir tehdit gibi algılayabilir. Çünkü beyin, yaşadığı tehlikeleri unutmaz; yalnızca onları sessizce kaydeder.

İşte bu yüzden bazen eşimizin söylediği tek bir cümle, patronumuzun yaptığı küçük bir eleştiri ya da bir arkadaşımızın geç attığı mesaj, olduğundan çok daha büyük bir etki yaratır. Çünkü biz yalnızca bugüne tepki vermeyiz; bazen geçmişte iyileşmeyen yaralarımız da bizimle birlikte tepki verir.

Elbette geçmişimiz geleceğimizi belirleyen bir kader değildir. Çocukluğumuz bize bir hikâye yazar; ama o hikâyenin nasıl devam edeceğine karar verecek olan yine biziz.

Bunun için önce kendimize şu cesur soruyu sormamız gerekir:

“Ben gerçekten bugünkü olaya mı tepki veriyorum, yoksa yıllar önce incinen yanım mı konuşuyor?”

İyileşmek, geçmişi inkâr etmek değildir. Yaşananları suçlamak da değildir. İyileşmek; yaşadıklarımızın bugünkü davranışlarımız üzerindeki etkisini fark edebilmektir. Çünkü fark edilmeyen her yara, davranış olarak karşımıza çıkmaya devam eder. Fark edilen her yara ise iyileşmek için bir fırsata dönüşür.

Belki de bugün değiştirmeye çalıştığınız şey öfkeniz, kaygınız, güvensizliğiniz ya da tükenmişliğiniz değildir. Belki de asıl ihtiyacınız olan, yıllardır sesini duymadığınız o çocuğu ilk kez gerçekten dinlemektir.

Unutmayın…

Geçmişinizi değiştiremezsiniz. Ama geçmişinizin bugününüzü yönetmesine izin verip vermeyeceğinize siz karar verebilirsiniz.

Ve bazen bir insanın hayatı, kendine sorduğu tek bir soruyla değişmeye başlar:

“Bugün verdiğim bu tepki gerçekten bana mı ait, yoksa hâlâ iyileşmeyi bekleyen çocukluğuma mı?”