Geçtiğimiz günlerde üniversiteden bir arkadaşımla yıllar sonra yeniden buluştuk. O İstanbul’da yaşıyor, ben Eskişehir’de… Hayat bizi farklı şehirlere, farklı sorumluluklara savurmuştu. Yaklaşık on yıldır birbirimizi görmüyorduk.
İlk dakikalarda yılların bıraktığı mesafe çok çabuk kapandı. Bana işlerimi sordu, Eskişehir’e nasıl alıştığımı merak etti. Gülerek, “Ne zaman evleneceksin?” diye takıldı. Ben de çocuklarını, işlerini ve evliliğinin nasıl gittiğini sordum. Ardından üniversite yıllarına döndük. Aynı anıları hatırlayıp güldük. Bir ara kendimizi yıllar önceki hâlimiz gibi hissettik.
Derken sohbetin ortasında kısa bir sessizlik oldu. Elindeki çay bardağıyla oynamaya başladı. “Geçen gün eski fotoğraflarıma baktım.” dedi. “Üniversitedeki fotoğraflara… Eşim de yanımdaydı. Fotoğraflara baktı, sonra bana dönüp, ‘Ne kadar çok gülüyormuşsun.’ dedi.”
Bir süre sustu. Sonra gözlerini masadan kaldırmadan, “Galiba uzun zamandır bu kadar içten gülmüyorum.” diye ekledi.
O an cevap veremedim. Çünkü bazen insanın kurduğu en kısa cümle, en uzun hikâyesi oluyor. Bir süre sonra, “Neden böyle hissediyorsun?” diye sordum.
Omuzlarını hafifçe kaldırdı. “Bilmiyorum.” dedi. “Hayat işte… Sabah işe gidiyorsun, çocuklar, ev, sorumluluklar… Bir şeyleri yetiştirmeye çalışırken yıllar geçiyor. Sonra bir gün eski bir fotoğrafa bakıyorsun ve o fotoğraftaki insanı özlediğini fark ediyorsun.”
O cümleden sonra ikimiz de sustuk. Yaklaşık iki saattir sohbet ediyorduk. Çocuklardan, işlerden, geçim derdinden, günlük koşuşturmadan konuşmuştuk. Ama üniversitedeyken sabahlara kadar konuştuğumuz hayallerimizden neredeyse hiç söz etmemiştik. Oysa bir zamanlar dünyayı değiştireceğimize inanıyorduk. Şimdi ise ertesi gün yetişmesi gereken işleri konuşuyorduk.
Sanırım insan kendine tam da böyle yabancılaşıyor. Bir anda değil; sessizce. Her gün biraz daha erteleyerek, biraz daha yorularak, biraz daha “Sonra yaparım.” diyerek…
Hayatın bize yüklediği sorumluluklar elbette kıymetli. Çalışmak, aile kurmak, çocuk büyütmek, emek vermek… Bunların hiçbiri yanlış değil. Ama bütün bunları yaparken, bizi biz yapan tarafımızı da geride bırakmamak gerekiyor. Çünkü insan bazen en sevdiği şarkıyı unutuyor, en yakın arkadaşını aramayı erteliyor, yıllarca eline almadığı bir kitabı özlüyor. Sonra da içinde tarif edemediği bir eksiklikle yaşamaya alışıyor. Belki de o eksikliğin adı, kendimize duyduğumuz özlemdir.
Vedalaşırken birbirimize sarıldık. “Bu kadar ara vermeyelim.” dedik. Sonra farklı yönlere yürüdük. Eve geldiğimde ceketimi astım. Telefonumu elime aldım ve yıllardır açmadığım üniversite fotoğraflarına baktım.
Fotoğraflarda çok gülen insanlar vardı. Hayalleri olan insanlar vardı. Yorulmamış insanlar vardı.Telefonu kapattım. Aynaya baktım. İşte o an şunu düşündüm: İnsan kendine en çok aynaya baktığında değil, eski hâlini özlediğinde yabancılaştığını anlıyor.
Belki de bu yüzden eski dostlar bu kadar kıymetli. Çünkü onlar bize bugün kim olduğumuzu değil, bir zamanlar kim olduğumuzu hatırlatıyor. Ve belki de yeniden başlamak, büyük kararlar vermekle olmuyor. Bazen eski bir fotoğraf, bazen yıllar sonra içilen bir çay, bazen de insanın kendine dürüstçe sorabildiği tek bir soruyla başlıyor:
“Ben, yıllar önce hayalini kurduğum insana dönüşebildim mi?”
Cevabı hepimiz için farklı olabilir. Ama belki de asıl önemli olan, bu soruyu kendimize sormayı hiç bırakmamaktır.