Sokaklarda şahit olduğum manzaralar bir baba olarak içimi acıtıyor. Küfür eden, sigara içen gencecik kızlarımız ve onları bu ortamlardan korumak için verdiğimiz çaba... Gençliğin savrulmuşluğu üzerine yazdım: 'Biz Bu Çocukları Nerede Yalnız Bıraktık?'
Biz Bu Çocukları Nerede Yalnız Bıraktık?
Kış aylarında arabayı bırakıp bir müddet toplu taşımayı, tramvayı kullandığım o dönemde başladı aslında içimdeki bu derin huzursuzluk. Şehrin o tanıdık kalabalığında, sıradan bir yolculukta şahit olduklarım, bir yetişkin, ama en çok da bir baba olarak boğazıma koca bir düğüm oturttu.
Ortaöğretim çağında, yüzlerine baksanız "melek gibi" diyeceğiniz gencecik kız çocukları... Fakat kendi aralarındaki sohbetlerinde ağızlarından çıkan kelimeler, bir erkek olarak benim bile lügatımda olmayan, duyunca yüzümü kızartan, utanç verici türdendi. O an içimden onlara dönüp, “Kızım, neden böyle konuşuyorsunuz, bu size yakışıyor mu?” demek geldi. Ama yapamadım. Kafamı çevirdim ve sustum.
Neden mi? Çünkü o an müdahale etsem alacağım küfürlü tepkiden çekindim. Kalabalığın ortasında "Ne hakla karışıyorsun!" diye bağırılıp, belki de haksız yere ahlaksızlıkla, tacizcilikle suçlanmaktan korktum. Göz göre göre o çirkinliğe müdahale edememek, doğruları söylemekten korkmak içimi yiyip bitirdi. Akşam eve dönüp eşime bu durumu anlattığımda, kendi kızımıza bakıp yüreğime oturan o endişeyi tarif etmem imkânsız. Çocuk psikolojisi, akran etkisi, çevre faktörü... Üzerine ne kadar okusak, ne kadar düşünsek de o kelimelerin havada uçuştuğu o tramvay vagonunda teori çöküyor, geriye sadece acı bir gerçeklik kalıyor.
Aylar geçti, o suskunluğun ağırlığı içimde bir yerlerde dururken, bugün işe giderken o gerçeklik tekrar yüzüme çarptı. Kırmızı ışıkta bekliyordum. Tramvayın kapıları açıldı ve o gencecik kızlarımız indi. Daha adımlarını kaldırıma atar atmaz ceplerinden çakmaklarını çıkardılar, arkadaşlarına ateş tutup o sigaraları yaktılar. O kadar sıradan, o kadar alışılmış bir ritüelle yaptılar ki bunu, izlerken akıl tutulması yaşadım.
Gerçekten isyan ederek soruyorum; ailelerimiz çocuklarını hiç mi öpmüyor? Eve geldiklerinde o saçları, o üstü başı hiç mi koklamıyor? Evlatları kiminle geziyor, nerede vakit geçiriyor, ne izliyor, ne konuşuyor hiç mi takip etmiyor?
Arkadaşlar arasında bazen özel okul muhabbeti açılıyor. Herkes bir şeyler söylüyor ama sizlere yemin edebilirim ki; o devasa paraları sadece daha iyi bir eğitim alsınlar diye ödemiyoruz. Sırf evlatlarımızı bu kontrolsüz ortamlara, bu savrulmuşluğa nasıl daha az bulaştırabiliriz telaşıyla ödüyoruz. Kendi zamanımızdan, bütçemizden, hafta sonu keyfimizden ödün verip onları spor okullarına, güvenli alanlara yönlendirmeye çalışıyoruz. Amacımız sadece onları korumak, o güvenli alanın içinde biraz daha fazla tutabilmek. Başka hiçbir şey değil.
Geldiğimiz noktada geriye kalan his sadece koca bir hüzün. Kızıyoruz, eleştiriyoruz ama en çok da içimiz parçalanıyor. Çünkü göz göre göre kayıp giden, kendi değerinin farkında olmayan, ağzındaki küfrü ve elindeki sigarayı büyümek zanneden bir nesil var sokaklarda. Ve biz, çoğu zaman o kırmızı ışıkta beklerken, camın arkasından izlemekten ve sadece kendi evladımızı korumaya çalışmaktan başka bir şey yapamıyoruz.