Hayat, başkalarının ulaştığı zirvelere bakıp iç çekmek değil, kendi dağına tırmanma cesaretini göstermekti, ki zaten elindekini sevip onu en güzel şekilde yoğurmayı başaran insanlara da "mutlu insan" diyorum ben. Ne mutludur ki kendinin farkına varmıştır.

Her gün, her an vitrinlerde, ekranlarda, sosyal medyanın o kusursuzlaştırılmış sahte dünyasında başkalarının hayatlarını bakakalıyoruz imreniyoruz. Peki ama insan psikolojisini, iç huzurumuzu en çok ne bozar? Kendi gerçeğimizi, bir başkasının gösterişli günleri veya yalanıyla hatta şansıyla kıyaslamak.

Valla bana Modern çağın en sinsi, en yıkıcı hastalığı nedir diye sorsalar, hiç düşünmeden Kıyaslamak derdim.

Oysa tarihimiz ve inanç, kıyasın ne denli karanlık bir kuyu olduğunu bize çok öncesinden gösterdi. Nasıl mı? Düşünün; göklerin en bilgili varlıklarından biri olan İblis'i o ulvi makamından edip "şeytan" yapan şey neydi? Kendini Adem’le kıyaslaması...

Yeryüzüne ilk kanı düşüren, bir kardeşi diğerine düşman eden neydi? Kabil’in, elindekiyle yetinmeyip kendini Habil’le kıyaslaması ve sonunda bir katile dönüşmesi...

Güzeller güzeli Yusuf’u o karanlık, soğuk kuyuya atanlar da yabancı değildi; içlerindeki kıyas zehrine yenik düşen öz kardeşleri.

Kıyaslamak veya kıyaslanmak, ruhu çürüten bir hastalıktır. En sade söylemle; başkasının tabağına bakmaktır.

Bir davet sofrasında olduğunuzu hayal edin. Önünüzde size özel, sizin için hazırlanmış nimetler var. Fakat siz kendi önünüzdekinden tatmak yerine, gözlerinizi yanınızdakinin tabağına kaydırıyorsunuz. O tabağa bakarken, kendi elinizdeki o eşsiz malzemeyi, o potansiyeli kaçırırsınız. Kendi yemeğiniz soğur, tadı kaçar ve siz sadece başkasının ne yediğini izleyen aç bir seyirciye dönüşürsünüz. Hayat da aslında tam olarak böyledir. Başkalarının hayat sahnelerinde figüranlık yaparken, kendi hayatımızın başrolünü kaçırırız.

Peki bu girdaptan nasıl çıkacağız? Batı'nın aykırı düşünürü var herkes bilir Nietzsche (Niçe) demişki: "Amor Fati". Yani, kaderini sev.

Aslında Doğu'nun o derin, kadim bilgeliği de bize tam olarak bunu söylemiyor mu? "Men âmene bil-kaderi, emine min-el kederi." Ne muazzam bir söz... bunu ilk duyduğumda çok hoşuma gitmişti. Bir form sitesinde gördüm araştırdım ama tam kaynak ta bulamadım. Diyor ki: Kaderine iman eden, kendi payına düşeni bilen ve ondan razı gelen, kederden, o için için yiyip bitiren üzüntüden emin olur, kurtulur. anlamında..

O halde durup derin bir nefes alma vakti. Ne yapacağız o zaman? Önce başkalarının tabaklarından gözümüzü çekeceğiz. Eldeki malzemeye, bugüne dek bize verilene, sahip olduğumuz nefese dönüp bir bakacak ve yürekten bir şükran duyacağız. Sızlanmayı, "neden onda var da bende yok" demeyi bir kenara bırakıp, "Elimdeki bu malzemeyle, bu hikâyeyle en iyi ne yapabilirim?" diye soracağız kendimize. Sadece sormakla kalmayıp, o en iyiyi inşa etmek için ter dökeceğiz, uğraşacağız arkadaşlar.

Çünkü hayat, başkalarının ulaştığı zirvelere bakıp iç çekmek değil, kendi dağına tırmanma cesaretini göstermektir. Ki zaten elindekini sevip onu en güzel şekilde yoğurmayı başaran insanlara da "mutlu insan" diyorum ben. Ne mutludur ki kendinin farkına varmıştır.

Mutluluk, başkasının tabağında değil arkdaşlar, dostlar; kendi sofranıza duyduğunuz şükrandadır.