Geçen yıl trafikte yaşanan şiddet olaylarını okuduk. Bu yıl da okuyoruz. Değişen tek şey tarih.
Bir korna sesi yüzünden çıkan kavgalar, hastanede sağlık çalışanlarına yönelik saldırılar, öğretmenlere karşı şiddet, sosyal medyada linç edilen insanlar… Her gün yeni bir olayla karşılaşıyoruz. Aslında haberlerin kendisi kadar düşündürücü olan şey, artık bunlara şaşırmıyor olmamızdır. Çünkü öfke, hayatımızın sıradan bir parçası hâline geldi.
Bugün trafikte, hastanede, okulda, market kuyruğunda, sosyal medyada ve hatta evlerimizin içinde aynı tabloyla karşılaşıyoruz. İnsanlar daha gergin, daha kırılgan ve daha tahammülsüz görünüyor. En küçük anlaşmazlıklar büyüyor, sesler yükseliyor ve öfke giderek günlük hayatın doğal bir parçası gibi kabul edilmeye başlanıyor.
Peki ne oldu bize? Ne zaman birbirimizi dinlemeyi bıraktık? Ne zaman farklı düşünceleri tehdit olarak görmeye başladık? Ne zaman aynı toplumun insanları olmaktan çıkıp birbirimize karşı bu kadar sert hâle geldik?
Aslında mesele yalnızca öfke değil. Öfke çoğu zaman görünen sonuçtur. Onun altında yorgunluk, kaygı, geçim sıkıntısı, belirsizlik ve gelecek korkusu vardır. Bugün milyonlarca insan sabah gözünü açtığı andan itibaren görünmez bir baskıyla yaşamaya çalışıyor. Artan yaşam maliyetleri, ekonomik zorluklar, iş yükü ve bitmek bilmeyen sorumluluklar insanları yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da tüketiyor.
İnsan zihninin de bir taşıma kapasitesi vardır. Sürekli kaygı altında yaşayan bireyler, bir süre sonra en küçük sorunu bile büyük bir tehdit gibi algılamaya başlar. Bu nedenle artık insanlar çoğu zaman yaşanan olaya değil, içlerinde biriken duygulara tepki veriyor. Trafikte yaşanan kavga çoğu zaman trafikle ilgili değildir. Evde çıkan tartışma yalnızca o gün yaşanan bir mesele değildir. Sosyal medyada edilen ağır sözlerin nedeni de çoğu zaman tek bir yorum değildir. İnsanlar bazen karşısındaki kişiye değil, hayatın ağırlığına öfkelenir.
Bu durumun en sessiz tanıkları ise çocuklardır. Çocuklar, büyüklerin söylediği sözlerden çok gösterdiği davranışları öğrenir. Sürekli gerginlik gören, bağırışlara tanık olan ve tahammülsüzlüğün normalleştiği bir ortamda büyüyen çocuklar da dünyayı böyle okumaya başlar.
Bugün okullarda artan akran zorbalığını, çocukların öfke kontrolünde yaşadığı güçlükleri ve iletişim problemlerini konuşuyoruz. Oysa çocuklar çoğu zaman toplumun aynasıdır. Onlarda gördüğümüz birçok davranışın kaynağı, aslında yetişkinlerin kurduğu dünyada saklıdır. Birbirine saygı göstermeyen yetişkinlerin arasında büyüyen bir çocuğa empatiyi öğretmek giderek zorlaşıyor.
Bir başka gerçek ise yalnızlıktır. Teknoloji sayesinde tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bağlantı içindeyiz. Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucundaki insanlara ulaşabiliyoruz. Ancak aynı zamanda hiç olmadığımız kadar yalnız hissediyoruz. Yüzlerce kişiyle iletişim kurabiliyor, binlerce kişiyi takip edebiliyoruz. Buna rağmen içimizi gerçekten açabileceğimiz insanların sayısı giderek azalıyor.
Takipçi sayıları artıyor, dostluklar azalıyor. Mesajlar çoğalıyor, sohbetler kısalıyor. Kalabalıklar büyüyor, yalnızlık derinleşiyor. Anlaşılmadığını hisseden insan sertleşiyor, duyulmadığını hisseden insan bağırıyor, görülmediğini hisseden insan ise öfkeleniyor.
Bir de sürekli maruz kaldığımız olumsuzluklar var. Telefonumuzu açıyoruz; kriz haberleriyle karşılaşıyoruz. Televizyonu açıyoruz; tartışmalar görüyoruz. Sosyal medyaya giriyoruz; kutuplaşma ve öfke ile karşılaşıyoruz. Fark etmesek de zihnimiz gün boyunca onlarca olumsuz uyaranın etkisi altında kalıyor. Bu durum insanları daha gergin, daha hassas ve daha tahammülsüz hâle getiriyor.
Belki de en acı gerçek şu: Kimse iyi değil ama herkes iyiymiş gibi davranıyor. Kimse yorulduğunu söylemek istemiyor. Kimse korkularını paylaşmıyor. Kimse kırıldığını göstermiyor. Ancak bastırılan her duygu bir çıkış yolu buluyor ve çoğu zaman o yolun adı öfke oluyor.
Bugün yaşadığımız tablo yalnızca bireysel bir ruh hâli değil, toplumsal bir uyarıdır. Çünkü tahammülün bittiği yerde sadece tartışmalar başlamaz; güven azalır, saygı azalır, empati azalır. İnsanlar birbirinden uzaklaşır ve toplumun ortak zemini zayıflamaya başlar.
Belki de artık öfkenin nedenlerini değil, bu kadar öfkeli olmayı neden normal karşıladığımızı konuşmalıyız. Çünkü bir toplumun en tehlikeli dönemi, yanlışların yaşanmaya başladığı dönem değildir. Asıl tehlike, yanlışların sıradan kabul edilmeye başlanmasıdır.
Çocuklar söylenenleri değil, yaşananları öğrenir. Biz birbirimize bağırırken onlar iletişimi öğreniyor. Biz tahammülsüz davranırken onlar ilişki kurmayı öğreniyor. Biz öfkeyi normalleştirirken onlar hayatı tanımaya çalışıyor.
Bugün çocuklarımızın öfkesinden, sabırsızlığından ve iletişim sorunlarından şikâyet ediyoruz. Oysa çocuklar öfkeyi icat etmedi. Onlar sadece içinde büyüdükleri toplumun aynasını taşıyor.
Belki de artık çocukları değil, onlara bıraktığımız toplumu konuşmanın zamanı gelmiştir.