11 Eylül 2026, Cuma

Fenomenlerin Vitrinine Bakıp Kendi Hayatımızı Eksik Sanıyoruz

YAYINLAMA:

Bir çocuk telefonunu eline alıyor. Karşısına önce lüks bir araba çıkıyor. Sonra büyük bir ev, pahalı bir tatil, marka kıyafetler, gösterişli sofralar ve kusursuz görünen hayatlar… Bir video bitiyor, diğeri başlıyor. Çocuk daha kendi hayatını anlamaya fırsat bulamadan, başkalarının hayatlarıyla kendi hayatını kıyaslamaya başlıyor.

Belki odası küçük, belki ailesinin arabası eski, belki istediği ayakkabıyı alamıyor, belki hiç uçağa binmedi. Ve bütün bunlar bir anda ona “yoksunluk” gibi görünmeye başlıyor. Çünkü ekranda gördüğü hayat, bir süre sonra yalnızca başka birinin hayatı olmaktan çıkıp ulaşılması gereken bir standart gibi algılanabiliyor.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Öncelikle önemli bir ayrım yapalım. Her fenomeni aynı kefeye koymak haksızlık olur. Sosyal medyada kendi mesleğini, uzmanlığını ve emeğini ortaya koyan; markalarla yaptığı iş birliklerini açıkça belirten; bilgi, fikir, sanat veya eğlence üreten çok sayıda içerik üreticisi var. Onların emeğini ve yaptığı işi yok sayamayız.

Zaten mesele fenomenleri iyi ya da kötü diye sınıflandırmak değil. Mesele, ekranda tekrar tekrar gördüğümüz hayatların bir süre sonra çocuklarımız için ulaşılması gereken “normal” haline gelmesi. Çünkü bugün bazı hesaplarda artık yalnızca bir ürün ya da hizmet tanıtılmıyor; bir yaşam biçimi de gösteriliyor. Daha büyük ev, daha pahalı araba, daha lüks tatil, daha pahalı kıyafetler, daha gösterişli sofralar, daha kusursuz bedenler ve daha “mükemmel” aileler… Bunlar arka arkaya karşımıza çıktığında, özellikle çocuklar açısından neyin normal, neyin istisna olduğu birbirine karışabiliyor.

Bir çocuk, takip ettiği bir içerik üreticisini neden sevdiğini anlatırken onun iyi bir insan olmasından çok güzel görünmesinden, çok para kazanmasından, ünlü olmasından ya da istediği her şeye sahip olmasından söz edebiliyor. Çünkü çocuklar yalnızca içerik tüketmiyor; karşılarına çıkan insanlardan nasıl bir hayatın değerli olduğu konusunda da fikir edinebiliyor.

Üstelik mesele yalnızca çocukların bir ürünü istemesi değil. Bazen çocuk, gerçekten ihtiyacı olduğu için mi istediğini, yoksa sürekli karşısına çıktığı için mi istediğini ayırt etmekte zorlanabiliyor.

Bir ayakkabı, bir telefon, bir oda, bir tatil… Önce başkasının hayatında görülen bir ayrıntı oluyor. Sonra çocuğun kendi hayatındaki eksikliğe dönüşebiliyor. Çünkü sosyal medya bize çoğu zaman hayatın tamamını değil, seçilmiş bölümünü gösteriyor. Bir evin en güzel köşesini görüyoruz. Bir tatilin en güzel karesini, bir ailenin en mutlu anını, bir başarının sonucunu… Ama o görüntünün arkasındaki borcu, kaygıyı, tartışmayı, başarısızlığı ya da yorgunluğu bilmiyoruz.

Biz vitrini görüyoruz. Sonra kendi hayatımıza dönüp bakıyoruz ve onu eksik sanıyoruz. Üstelik bu karşılaştırmanın içine yalnızca çocuklar girmiyor. Anne babalar da bu dünyanın etkisi altında. Sosyal medyada sürekli kusursuz çocuk odaları gören bir anne kendi evini yetersiz bulabiliyor. Başka ailelerin sürekli seyahat ettiğini gören bir baba, “Ben çocuğuma yeterince güzel bir çocukluk yaşatamıyorum” diye düşünebiliyor. Başkalarının başarı hikâyelerini izleyen insanlar kendi hayatlarını olduğundan daha başarısız değerlendirebiliyor.

Böylece fark etmeden hepimizin içine aynı düşünce yerleşebiliyor:

“Herkesin hayatı güzel, bir tek benimki eksik.” Oysa belki de eksik olan hayatımız değil. Baktığımız yer.

Çocuklarımızın önüne her gün yalnızca ürünler konulmuyor; bir hayat tarzı da konuluyor. “Buna sahip ol, böyle görün, böyle yaşa, böyle giyin, böyle bir evin olsun, böyle bir hayatın olsun” mesajları bazen açıkça, bazen de fark ettirmeden veriliyor.

Zamanla başarı ile görünürlük, mutluluk ile tüketim birbirine karışabiliyor. Çok takipçisi olan başarılı, pahalı olan kaliteli, gösterişli olan mutlu sanılabiliyor. Çocuk da bütün bunların arasında kendi değerini ölçmeye çalışıyor. İşte burada anne babalara önemli bir görev düşüyor.

Çözüm yalnızca ekranı yasaklamak ya da telefonu tamamen hayatımızdan çıkarmak değil. Çünkü telefon gittiğinde çocuklarımızın karşısındaki dünya ortadan kalkmayacak. Asıl yapmamız gereken, onlara gördükleri her şeyi sorgulamayı öğretmek. Karşılarına çıkan bir görüntünün hayatın tamamı olmadığını, her paylaşımın sadece paylaşım olmadığını ve her istedikleri şeyin gerçekten kendi istekleri olmayabileceğini anlatmak.

“Bu neden gösteriliyor?”, “Bu bir reklam mı?”, “Bu insan hayatının tamamını mı gösteriyor?”, “Sen bunu gerçekten istediğin için mi istiyorsun, yoksa sürekli karşına çıktığı için mi?”

Çocuk bu soruları sormayı öğrendiğinde, ekranın karşısında yalnızca izleyen biri olmaktan çıkar. Gördüğünü sorgulayan, kendisiyle başkasını kıyaslamayan ve kendi hayatının değerini başkasının gösterdikleriyle ölçmeyen bir birey haline gelir.

Çünkü dijital dünyada asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yalnızca ekran süresini azaltmak değil; ekranda gördüğümüz şeyi anlamayı öğrenmek.

Bir çocuğun gördüğü her hayatın gerçek olmadığını, her mutluluğun fotoğrafının çekilmediğini, her başarının paylaşılmadığını ve insanların hayatlarının yalnızca en güzel birkaç saniyesini göstermeyi tercih edebildiğini bilmesi gerekiyor. Çünkü gerçek hayat böyle değil.

Gerçek hayatta dağınık evler var. Maddi sıkıntılar var. Başarısızlıklar, tartışmalar, yorgunluklar, ertelenen tatiller, alınamayan eşyalar var. Ama bunların yanında gerçek mutluluk da var. Birlikte yenilen sıradan bir yemek… Bir çocuğun ansızın sarılması… Bir annenin “İyi ki varsın” demesi… Bir babanın çocuğuyla parka gitmesi… Birlikte gülmek, birlikte yürümek, akşam aynı sofrada oturmak… Bunların hiçbiri milyonlarca izlenme almayabilir. Ama hayat tam olarak budur.

Sosyal medyada işini düzgün yapan, emeğiyle içerik üreten, mesleğini ortaya koyan ve iş birliklerini şeffaf biçimde gerçekleştiren fenomenlere elbette saygımız var. Eleştirdiğimiz şey fenomen olmak değil; gösterişi hayatın ölçüsü haline getiren, tüketimi mutluluk gibi sunan ve özellikle çocukların dünyasında “Sahip olmadığın şey kadar değerlisin” duygusunu besleyebilen kültür. Çünkü çocuklarımızın geleceğini yalnızca okulda öğrendikleri bilgiler şekillendirmeyecek. Ekranda her gün ne gördükleri de onların başarı, güzellik, mutluluk ve değer anlayışını şekillendirecek.

Bu nedenle çocuklarımıza yalnızca telefonu nasıl kullanacağını değil, telefonun bize ne yaptığını da öğretmeliyiz.

Belki anne babaların da zaman zaman kendilerine aynı soruyu sorması gerekiyor:

“Ben gerçekten hayatımdan mı memnun değilim, yoksa başkasının vitrinine baktığım için mi hayatımı eksik görüyorum?” Çünkü bazen ihtiyacımız olan yeni bir araba, daha büyük bir ev ya da daha pahalı bir tatil değildir.

Bazen ihtiyacımız olan şey telefonu biraz kenara bırakıp kendi hayatımıza yeniden bakmaktır. 

Kendi evimize. Kendi soframıza.

Kendi çocuklarımıza.

Kendi hikâyemize.

Çünkü başkasının hayatının en güzel anlarına bakarak kendi hayatımızın en sıradan anlarını küçümsememeliyiz.

Bir çocuğun kendisini, başka birinin seçilmiş birkaç saniyesiyle kıyaslamasına izin vermemeliyiz. Çünkü başkasının vitrini ne kadar parlak olursa olsun, kendi hayatımızın değerini onun ışığı belirlememeli.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız