Küresel jeopolitiğin en hareketli dönemlerinden birini yaşadığımız şu günlerde, gözler bir kez daha NATO Zirvesi’ne ve bu zirveden çıkan stratejik mesajlara çevrildi. İttifakın doğu kanadının en güçlü kalesi, savunma sanayisindeki atılımlarıyla küresel bir aktör haline gelen Türkiye, masada yine kritik bir rol üstlendi.

Ankara-Moskova Hattı: NATO Zirvesinin Ardından Değişmeyen Denge ve Diyaloğun Gücü

Küresel jeopolitiğin en hareketli dönemlerinden birini yaşadığımız şu günlerde, gözler bir kez daha NATO Zirvesi’ne ve bu zirveden çıkan stratejik mesajlara çevrildi. İttifakın doğu kanadının en güçlü kalesi, savunma sanayisindeki atılımlarıyla küresel bir aktör haline gelen Türkiye, masada yine kritik bir rol üstlendi. Ancak zirve biter bitmez kulislerde ve uluslararası analizlerde şu klasik soru yankılanmaya başladı: "Bu zirve sonrasında Türkiye-Rusya ilişkileri nasıl etkilenecek? Batı ile atılan adımlar, Moskova ile kurulan dostluğa bir gölge düşürür mü?".

Bu soruya verilmesi gereken en net ve gerçekçi cevap; "Hayır, tam aksine bu denge daha da kıymetli hale geliyor" olmalıdır.

Her şeyden önce ittifak gerekleri ve bölgesel gerçeklikler gibi unsur ve kavramları gözden kaçırmamak gerekiyor. Bilindiği üzere Türkiye, NATO’nun kurucu ilkelerine ve müttefiklik sorumluluklarına sadık bir üyedir. Ancak Ankara, dış politikasını tek bir eksene sıkıştırmayacak kadar köklü bir devlet aklına ve coğrafi derinliğe sahiptir.

Rusya ile olan münasebetlerimiz; sadece coğrafi bir komşuluktan ibaret değil; enerji, turizm, ticaret, Suriye ve Güney Kafkasya gibi kritik sahalarda hayat bulan, karşılıklı çıkarlara dayalı rasyonel bir ortaklıktır.

NATO zirvelerinde müttefiklerle yürütülen güvenlik koordinasyonu, Rusya ile yürütülen çok boyutlu diyalog mekanizmasıyla asla çelişmez. Rusya’nın Ankara büyükelçiliğinden ve Moskova kanadından gelen son açıklamalar da gösteriyor ki; Rusya, Türkiye’nin NATO üyeliğine ve bu kapsamdaki tercihlerine saygı duyuyor. Çünkü Moskova da biliyor ki; Batı dünyasıyla rasyonel, açık ve tıkanmayan yegane köprü bugün Ankara’dır.

Konu Rusya ve Türkiye olunca, “Karşılıklı Çıkarlar” ve “Sarsılmaz Diyalog Zeminleri” gibi iki temel kavram dün olduğu kadar bugün de belirleyici bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye ve Rusya arasındaki dostluk, her iki ülkenin de ulusal çıkarlarını maksimize ettiği sağlam bir zemine oturmaktadır. Karadeniz’in güvenliğinden tahıl koridoru diplomasisine, Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nden doğalgaz iş birliğine kadar uzanan devasa bir pasta söz konusu. Bu ilişkide zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanması elbette doğaldır; ancak iki ülkeyi birbirine bağlayan asıl güç, kriz anlarında bile liderler düzeyinde yürütülebilen kesintisiz, doğrudan ve samimi “karşılıklı diyalogdur”.

Dünya sahnesinde kutuplaşmanın ve bloklaşmanın sertleştiği bir dönemde, Türkiye’nin Rusya ile dostluğu bir "zaafiyet" veya "çelişki" değil, hem bölgesel istikrar hem de küresel barış için stratejik bir "emniyet supabı"dır. Türkiye, Batı ittifakı içinde güçlü dururken, Doğu’daki komşusu ve kadim ortağı Rusya ile kazandığı "kazan-kazan" odaklı dostluğu korumaya devam edecektir.

Özetle; NATO zirveleri gelip geçer, ittifak içi bildiriler yayınlanır. Ancak coğrafyanın sunduğu gerçekler ve Ankara ile Moskova arasındaki karşılıklı çıkarlar baki kalır. Önümüzdeki süreçte Türkiye-Rusya ilişkileri; soğukkanlı diplomasiyi, ticari ortaklıkları ve karşılıklı saygıyı merkeze alarak güçlenmeye devam etmelidir. Zira bu dostluğun sarsılması değil, tahkim edilmesi hem Ankara’nın hem Moskova’nın hem de istikrara muhtaç olan tüm bölgenin çıkarınadır.

Türkiye, dün olduğu gibi bugün de kendi eksenini kendisi çizen, hem NATO masasında hakkını savunan hem de Rusya ile dostluğun ve diyaloğun sesini yükselten lider ülke duruşunu sürdürecektir.

Türkolog Prof. Dr. Zülfikar BAYRAKTAR