İNSAN AĞZINDAN ÇIKAN SÖZ TIPKI YAYDAN ÇIKAN OK GIBI GERI GELMEZ. SONRASINDA BAKIN NELER OLUR

Ağızdaki Bakla, Kürsüdeki Fıkra ve Kuru Kafanın Çilesi

​Mizah dediğimiz şey, insanlığın en neşeli ama aynı zamanda en tehlikeli icatlarından biridir. Nerede başlayıp nerede duracağı, kimi güldürüp kimi kalbinden vuracağı hiç belli olmaz; tam anlamıyla bıçak sırtı bir meseledir. İşte geçtiğimiz günlerde lüks bir hastane açılışında yaşananlar, bu "bıçak sırtı" dengenin nasıl bir anda altüst olabileceğini hepimize acı tatlı bir tebessümle gösterdi.

​Olayı zaten duymuşsunuzdur: Türkiye’nin en zengin, en kudretli iş insanlarından biri bir otel açılışında kendince bir fıkra patlattı. Protokol masası ise tam bir nezaket festivali! Aralarında ülkenin son başbakanının da bulunduğu mühim zevat, fıkrayı duyunca yüzlerine o meşhur "kameralar bize bakıyor, ayıp olmasın" tebessümünü yerleştirdi.

​Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım: "Yahu bu fıkra gerçekten gülünecek bir fıkra mıydı?" derseniz, orada derin bir felsefi boşluğa düşeriz. Malum, mizah subjektiftir. Bir fıkra; anlatana, anlatılan yere, ortamın havasına ve en önemlisi "bağlama" göre komikleşir veya buz kestirir. Ben de dayanamadım, büyük bir merakla yapay zekanın kapısını çaldım: "Bul getir şu fıkrayı" dedim. Yapay zeka fıkrayı önüme koyunca ekrana bakıp kaldım. Kendi kendime, "Yahu bırak uluorta anlatmayı, iki dost baş başa kahve içerken bile yan masadakiler duyar diye fısıldayarak anlatılacak bir şey değil bu!" dedim. Kaldı ki toplumsal fay hatları zaten hassas olan güzel ülkemizde, belirli nitelemeler ve kimlikler üzerinden böyle bir espriye soyunmak, bile isteye pimi çekilmiş bombanın üzerine oturmak gibi bir şey.

​Ama ne yazık ki olan oldu, ok yaydan fırladı bir kere. Söz ağızdan çıktı mı, geriye dönük "pardon, sistem geri yükleme yapalım" diyemiyorsunuz. Tepkiler çığ gibi büyüyünce peş peşe gelen "Çok üzgünüz", "Yanlış anlaşıldım", "Aslında öyle demek istemedik" açıklamaları da ne yazık ki giden karizmayı kurtarmaya yetmiyor. Biz bu filmi daha önce de izlemiştik. Geçmişte ekranlarda canlı yayında tek bir kelimeyle pot kırıp ertesi gün işinden olan, televizyon tarihinin tozlu raflarına kaldırılan o ünlü sunucularımızı, ekran yüzlerimizi ne çabuk unuttuk? Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür derler ama toplum bu tip "kürsü hafifliklerini" kolay kolay unutmuyor, arşiv unutmuyor, internet hiç unutmuyor.

​Gafın büyüklüğü karşısında bizim reflekslerimiz de hemen harekete geçti tabii: Olay anında adliye koridorları hareketlendi, jet hızıyla soruşturmalar açıldı. Açıkçası, böyle bir pot için resmi soruşturmalarla uğraşmak, işi hukuki bir cezalandırma yarışına dökmek de bu çağda, çağdaş bir ülkeye pek yakışmıyor. Bırakalım yargıyı rahat, çünkü bu topraklarda toplumun kendi "sosyal kantarı" zaten en acımasız mahkemeden daha iyi çalışıyor. Kınama, ayıplama, sosyal medyada dalga dalga yayılan o ince mizahi eleştiriler zaten hedefi tam on ikiden vuruyor.

​Düşünsenize; hayatı boyunca belki de dilediği özür sayısı bir elin parmaklarını geçmemiş, gücün ve sermayenin zirvesindeki koskoca bir iş insanının, tüm kamunun önünde eğile büküle, kelimeleri cımbızla seçerek basın yoluyla özür dilemek zorunda kalması... İnanın bu, bir insana verilebilecek en ağır, en gurur kırıcı cezalardan biridir. Toplumun bu manevi şamarı fazlasıyla yeterlidir.

​Tabii işi tadında bırakmayı bilmeyen, bu durumu fırsat bilip eline silah alarak güya "sembolik tepki" adı altında iş yerlerine, şirket binalarına saldıran o klavye arkasından fırlamış magandaları saymıyorum bile. Yahu, tepki göstermek eşkıyalık yapmak mıdır? Haklıyken bir anda barbar durumuna düşmenin, komik bir durumdan trajedi çıkarmanın ne alemi var?

​Madalyonun bir de o pürneşe protokol yüzü var tabii. Kürsüde fıkra anlatılırken yan tarafta durup kibarlıktan dişlerini göstererek gülenler, sonradan tepkiler büyüyünce "Aslında tam anlamadık, gürültü vardı, tamamen nezaketen gülümsedik" diye mazeret üretiyorlar. Hani derler ya, mazereti kabahatinden büyük! Bu kıvrak manevralar bana ister istemez padişah ve vezirine atfedilen o meşhur fıkraları hatırlattı. Yok yok, fıkranın detayına girip burada anlatacak değilim; şimdi durduk yere "padişaha ve vezire hakaret" iddiasıyla savcılık yollarına düşüp başımızı işe açmayalım, burası her şeye gülen protokol masası değil neticede!

​Uzun lafın kısası; hepimiz insanız, hiçbirimiz hatadan, yanlıştan, eksikten muaf değiliz. "İnsan beşer, kuldur şaşar" diye boşuna dememiş eskiler. Ama işte küçük bir detay var: İster milyarder bir iş adamı ol, ister en fiyakalı okulları bitirmiş bir alim, ister koltuğu yüksek bir makam sahibi... Sıradan, kendi halinde bir vatandaş bu gafı yapsa, kahvehanede arkadaşları "Yürü git işine yahu" der, olay orada kapanır, gündeme bile gelmez. Fakat etiketiniz büyüdükçe, cebiniz doldukça, unvanlarınız ağırlaştıkça ağzınızdan çıkan o minicik potun yarattığı gürültü de mahalle duvarlarını aşıp memleket sınırlarına dayanıyor.

​Yazıyı, rahmetli babaannemin sıkça söylediği ve benim de annemden severek miras aldığım, kulaklara küpe olması gereken o nefis, o derin sözle bitirelim:

​"Dil söyler, girer içeriye; tokmağı kuru kafa yer."

​Sözünüze de özünüze de mukayyet olmanız dileğiyle... Sevgiyle kalın.