ALİ BAŞ “SALLAMASYON” DEDİ!
Günaydın canlarım,
Bugün biraz kendimden, biraz sizden, biraz da bu köşenin mutfağından bahsetmek istiyorum.
Ali Abi’yi 17 yaşımdan beri tanırım. Yaşım 33.
Ben bu sektöre ilk adımımı attığım gün beni Ali Abinin canlı yayınına verdiler. Valla bak..
Gün gelir sektöre veda edersem muhtemelen yine yanımda olacak.
Şaka bir yana, geçen gün bana ne ısmarlatacağını düşünürken bir anda canı “patlıcan yatağında bonfile” çekti.
O ne yiyeceğine bir türlü karar veremezken ben de pazartesi günkü köşe yazımın konusunu bulmuştum.
Üstelik bu kez isimleri gizlemek, kelimeleri özenle seçmek zorunda da değildim.
Adını da soyadını da yazabileceğim bir hikâyenin kahramanı tam karşımda oturuyordu.
Her neyse…
Sonra ne olduysa mantarlı pizzada karar kıldı. Menü on kere değişti.
Yine çok acıktığımız bir öğle saatiydi.
Durdu, durdu…
“Senin köşe yazılarını okuyorum. Bence çoğu hikâyeyi sallıyorsun!” dedi.
Yetmedi, bir de ekledi:
“Olsun, sallıyorsan söyle. Ne olacak?”
Gülmüşüm…
Salladığıma inanmış olması yetmezmiş gibi, bir de gözlerimin içine bakıp itiraf bekledi benden.
Sanki birazdan ellerimi havaya kaldırıp “Tamam Ali Abi, yakaladın beni!” diyeceğim.
Tabii Ali Abi, bütün bu “sallamasyon” eleştirisinin ardından yazılarımı beğendiğini, okunduğunu, beni takdir ettiğini söylemeyi de ihmal etmedi.
Üstadım benim, sağ olsun.
Hem takdir edip hem de insanın bütün hikâyelerini sorgulatmak da ayrı bir yetenek!
Belki de kendince haklıydı.
Ben bilgisayar başına oturduğum anda bir hızla bir köşeyi bitirirken sizin kafanızda “uydurma hikâye” gibi algılanır mı diye düşünmüyorum. Duyduğum gördüğüm ya da başıma geçen bir hikâyeyi şekillendirerek sizinle buluşturuyorum.
Peki siz ne düşünüyorsunuz?
Sallıyor muyum sizce?
Her hafta oturup bir şeyler uyduracak kadar çılgın olduğumu mu düşünüyorsunuz gerçekten?
Ha çılgınım evet ama valla aklıma gelmeyecek konuları, kelimeleri özenle seçerek yazacak kadar çıldırmadım.
Üşengecim bir de ben!
30 lu yaşlara girince bünyeme bir üşengeçlik yüklendi..
“Otur hadi bir şeyler salla” deseniz de inanın hiç halim olmaz. Üşenirim canım valla!
Yıllardır ilişkileri kaleme alıyorum.
Hangi kurumda çalışırsam çalışayım, yazılarımı uzun zamandır takip edenler bunu çok iyi bilir.
Her şeyi geçtim…
Benim mesleki kökenimin magazin olduğunu unutmasak mı?
İyi bir gözlemci olduğumu, Bir mekana girdiğimde gözlerimin etrafı taramasını, bazen insanların yüz ifadelerinden ne düşündüklerini sezebildiğimi, hatta uzaktan dudak okumaya kadar meraklı olduğumu bir kenara mı bırakalım?
Bir de insanların enerjilerini okurum.
Tabii her sezgim doğru çıkacak diye bir şey yoktur elbette ama biraz ego yapacaksam sezgilerimde de pek yanıldığım görülmemiştir.
Ama burası sezgiden de ziyade gerçek konuşulanları içeren bir köşe..
Gördüklerimi, duyduklarımı ve gözlemlerimi harmanlayıp bir hikâyeye dönüştürme becerimi de es geçmeseniz mi?
Üstelik ben siyasetten anlamıyorum. Hiç hem de.. Yıllardır sektörün içindeyim hiç kalem oynatma hevesim olmadı.
İlişkiler dışında..
Birilerini hedef göstermek, özel hayatlarını ortaya dökmek ya da kimseyi toplumun önüne atmak gibi bir niyetim de yok.
Ben olaylara başka bir pencereden bakmayı seviyorum.
İlişkileri, insan davranışlarını, bazen de hepimizin içinde bulunduğu ama yüksek sesle konuşamadığı durumları yorumluyorum.
Çünkü bu köşenin meselesi kişiler değil, olaylar.
Bu şehirde bildiğim çok hikâye var.
Bilmediğim de mutlaka bir o kadar…
Bir de bilip yazmadıklarım var tabii.
Hatta bazen bilgisayarın başına oturup, “Ay, ben bunu şimdi nasıl yazacağım? Okuyan hemen anlayacak!” deyip vazgeçtiğim hikâyeler oluyor.
Hem de ne hikâyeler!
Öyle insanların öyle absürt hayatları var ki…
Anlatsam bazılarınızın ağzı açık kalır.
Hani dışarıdan bakarsınız, örnek aile.
Örnek eş.
Örnek hayat.
Sonra bir şey duyarsınız, insanın aklına ister istemez şu soru gelir:
Biz gerçekten insanları ne kadar tanıyoruz?
Ama gelin görün ki ben artık biraz frene basıyorum.
Çünkü son zamanlarda ne zaman birileriyle karşılaşsam kolumdan çekiştirip, “Seninle bir ara oturup konuşalım” diyenlerin sayısı arttı.
Hayırdır?
Yoksa yazdıklarım birilerinin hayatına fazla mı benzemeye başladı?
Bilemiyorum…
O yüzden kelimelerimi daha dikkatli seçiyorum.
Kimsenin adını vermeden, özel hayatını ifşa etmeden, mümkün olduğunca insanları değil meseleleri anlatmaya çalışıyorum.
Dün mesela..
Birisi kucağıma bomba haber bıraktı. “Al şimdi bu haberi nasıl değerlendirirsen değerlendir” dedi.
Evirdim çevirdim cümleleri toparlayamadım.
Yazamadım.
Riskliydi her açıdan.
Bir de bu köşenin görünmeyen kahramanları var.
Sizler…
Mesela bir okurum var.
Her yazım yayımlandığında neredeyse ilk mesaj ondan gelir.
Okur, yorumlar, tahminler yürütür.
Bazen öyle çıkarımlar yapar ki kendi kendime, “Ben bunu yazarken bu kadarını düşünmemiştim!” diye gülerim.
Bir başka okurum ise benimle oturup sohbet etmeyi çok istiyormuş.
Ama bir türlü cesaret edemiyormuş.
Çekiniyormuş benden.
İyi de neden?
Sahi, çekinmek demişken…
Geçenlerde bir arkadaşımın ofisine uğradım.
Laf lafı açtı tabii.
Biraz işten, biraz hayattan konuştuk.
Sonra o meşhur soru geldi.
“Yok mu biri hayatında?”
Ah!
Duymaktan bıktığım o soru.
“Yok” dedim.
Aslında fark ettim ki artık hayatımda biri olsa bile “yok” demek dilime pelesenk olmuş.
Belki özel hayatımızı anlatmak istemiyoruz.
Belki açıklama yapmaya üşeniyoruz.
Belki de bazı şeyleri kendimize saklamayı öğrendik.
Arkadaşım durdu, yüzüme baktı.
“Bir erkek seni taşımaya korkar çekinir” dedi.
Karşımda oturan, iş hayatında önemli başarılara imza atmış bir erkekti.
Söylediklerini merakla dinledim.
“Çok iddialısın. Bir erkek bir kadını yönetmek ister. Sen yönetilecek bir kadın değilsin.”
İşte tam da burada içimden derin bir nefes aldım.
Ne kadar önyargılıyız birbirimize karşı…
Bir kadının kendi ayakları üzerinde durabiliyor olması, hayatını tek başına yönetmekten büyük bir keyif aldığı anlamına mı geliyor?
Güçlü görünüyorsak hiç yorulmuyor muyuz?
Karar verebiliyorsak bütün kararları vermek zorunda mıyız?
Bir erkeğin hayatımıza girmesinden beklediğimiz şey illa ki bizi yönetmesi ya da bizimle mücadele etmesi mi?
Ben zaten yeterince yoruluyorum.
İşimi, hayatımı, sorumluluklarımı, bazen duygularımı bile yönetmek zorundayım.
Bir de hayatıma giren insanla güç savaşına mı gireceğim?
İnanın ben zaten zaman zaman kendimi Seyit Onbaşı gibi hissediyorum.
Sırtımda görünmeyen bir ağırlık, bir şeyleri yetiştirme telaşı, sürekli ayakta kalma zorunluluğu…
Belki de bir adam hayatıma girip hayatımı kolaylaştırmayı seçmediği için her şeyi kendim yönetmek zorunda kalmışımdır.
Belki de ben yönetilmeyi reddeden bir kadın değil, yükünü paylaşacak birine henüz rastlamamış bir kadınımdır.
Ama nedense kimsenin aklına bu ihtimal gelmiyor.
Dışarıdan güçlü görünen bir kadına hemen bir etiket yapıştırılıyor.
Zor kadın.
İddialı kadın.
Yönetilemeyen kadın.
Peki ya bütün gün güçlü durup akşam eve döndüğünde sadece huzur isteyen kadın?
Onu neden kimse görmüyor?
Benim ihtiyacım beni yönetecek bir erkek değil, hayatı benimle birlikte omuzlayabilecek bir insan.
Ne önümde yürüsün ne de arkamda.
Yanımda yürüsün, ben hiçbir şeyi düşünmek zorunda kalmayayım yeter.
Çünkü bazen insanın en büyük hayali, her şeyi tek başına başarabilmek değil, bazı şeyleri artık tek başına yapmak zorunda kalmamaktır.
Neyse…
Ali Abi’nin “sallamasyon” eleştirisinden başladık, benim aşk hayatımın analizine kadar geldik.
Gördünüz mü?
İlişkileri yaza yaza sıkıldım diyorum ama dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyorum.
Sevgili Ali Abim,
Belki birkaç yıl daha senin tabirinle biraz “sallamasyon” yaparım.
Biraz güleriz.
Biraz kızarız.
Birileri üzerine alınır, birileri “Ay, bu kesin bizim tanıdık!” der.
Kimileri yazdıklarımı gerçek bulur, kimileri hayal ürünü.
Ben de her zamanki gibi kahvemi alır, pazartesi sabahları sizinle buluşurum.
Sonra mı?
Sonrasını manifestliyorum canlarım.
Bir gün bu köşeden de, bu sektörden de usulca çekilmek istiyorum.
Belki deniz kenarında küçük bir evde, elimde kahvemle, bu kez başkalarının hayatını değil kendi hayatımı yaşarım.
Belki de yıllarca anlattığım bütün hikâyelerin ardından, anlatmaya kıyamayacağım kadar güzel bir hikâyenin içinde bulurum kendimi.
Kim bilir?
Ama merak etmeyin…
Şimdilik buradayım.
Hem Ali Abi öyle kolay kolay kurtulamaz benden!
Sevgilerimle…