YAKIN ARKADAŞ İHANETİ
Bütün bir hafta tembellik yapıp, yine sabahın ilk ışıklarıyla bu satırları yazıyorum.
Her pazartesi olduğu gibi…
Eylül ayının bende hissettirdiği şey hep aynıdır
“Yeni başlangıçlar.”
Bilmem siz de fark ediyor musunuz ama eylül gelince mutlaka bir yaprak dökümü başlıyor.
Sadece ağaçlardan değil üstelik…
Birileri işinden ayrılıyor, birileri yeni bir yere başlıyor. Birileri uzun zamandır ertelediği bir kararın arkasında duruyor. Birileri bir kapıyı kapatırken, başka biri hiç bilmediği bir kapının eşiğinde bekliyor.
Sanki yazın o gürültüsü çekiliyor da insan kendi sesini biraz daha net duymaya başlıyor.
Daha dingin bir zihinle bakıyoruz hayatımıza.
“Burada kalmak istiyor muyum?”
“Bu insan hâlâ hayatımda olmalı mı?”
“Ben gerçekten böyle mi devam etmek istiyorum?”
Benim hayatımda da bir iş değişikliği yok belki ama yerini değiştirdiklerim var. Hayatımdan çıkardıklarım, mesafesini yeniden belirlediklerim ve belki bundan sonra hayatıma asla almayacaklarım…
Ah, her neyse…
Bu yazının konusu eylül değil.
Biz kadınlar…
Hayatımda benim iyiliğimi gerçekten istediğinden emin olduğum iki, belki üç kadın vardır.
Gerçekten.
Şöyle oturup kime iyi dediysem yediğim kazıkları sıralarken buldum kendimi.
Hani çok sevilen bir söz var ya:
“Kadın kadının yurdudur.”
Ben bu cümleye ne yazık ki kayıtsız şartsız inanamıyorum.
Çünkü yıllar önce tanıdığım bir kadın, bana bazı kadınların başka kadınlara yurt değil, koca bir enkaz bırakabileceğini öğretti.
Size onun hikâyesini anlatmak istiyorum.
Ajansımın olduğu dönemlerde yollarımız kesişmişti.
Bir gün çocuklarının elinden tutmuş, yanıma gelmişti. Belki birkaç projede yer alırlar, belki hayatlarında güzel bir kapı açılır, bahtları güzel olur diye…
Üç çocuklu bir anneydi.
İlk geldiğinde yanında eşi de vardı.
Sonraki gelişlerinde ise o adamı bir daha hiç görmedim.
Bir süre sonra merakıma yenilip sordum.
Kadın öyle güzel yürekliydi ki… Ben de onu sevmiştim, o da sanırım benim yüreğimi kendine yakın bulmuştu.
Anlatmaya başladı.
Hani hepimizin hayatında en az bir kere kullandığı o cümleler vardır:
“En yakınım…”
“Dostum…”
“Sırdaşım…”
“Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez…”
İşte onun da böyle bir arkadaşı varmış.
Evlerine girip çıkan, sofralarına oturan, dertlerini bilen, çocuklarını tanıyan, hayatlarının içinde olan bir kadın…
Sonra bir gün, hayatının belki de en ağır gerçeğini öğrenmiş.
En yakın arkadaşı, kocasıyla aşk yaşıyormuş.
Üstelik yabancı bir yerde, uzakta, gizli saklı bir hayatın içinde değil…
Kendi evinde.
İnsan bazen ihaneti hiç tanımadığı birinden bekliyor da sofrasına oturttuğundan beklemiyor.
Belki de en çok bu yüzden acıtıyor.
Çünkü bir ihanette sadece sevdiğiniz adamı kaybetmiyorsunuz.
Güvendiğiniz kadını da kaybediyorsunuz.
Evinizi, düzeninizi, dostluğa olan inancınızı, “Ben bunu tanıyorum” dediğiniz insanlara duyduğunuz güveni de bir parça orada bırakıyorsunuz.
O günden sonra üç çocuğunun bütün yükü onun omuzlarına kalmış.
İş bulmuş.
Çalışmaya başlamış.
Çocuklarının okuluna koşmuş, evine koşmuş, ekmeğine koşmuş.
Bir evin hem annesi hem babası olmuş.
Ve bütün bunları anlatırken benim gözlerimden yaş süzülürken o karşımda hâlâ gülümsüyordu.
Ama ben onun gözlerini hiç unutmadım.
Bazı insanların ağzı gülerken gözleri ağlar ya…
Onunki tam öyleydi.
İçi ağlayan, dışı çocukları için dimdik durmaya çalışan bir kadının gözleri…
Sonra bir gece, o hikâyenin ağırlığını çok daha başka bir yerden hissettim.
Setimiz geç bitmişti. Normalde ebeveynsiz iş yapmayız ama annesi beni kız kardeşi gibi sevdiği için emanet etmişti.
Teslim edeceğim saat gece 23.00 civarıydı.
Kadın mesaideydi.
Çocuklar evde yalnızdı.
Anneleri kapıyı kilitlemelerini, kimseye açmamalarını sıkı sıkı tembihlemişti.
Biri birinci sınıfa gidiyordu, diğeri üçüncü sınıfa…
Anneleri telefonla arayıp kapıyı açmalarını söyleyince küçük olan kapıyı açtı.
Onları öylece bırakıp gidemedim. Ne bileyim biraz zaman geçirmek gelmişti içimden..
İçeri girdim.
Küçücük çocuklar, annelerinin mesaisi bitene kadar kendi başlarına bir hayatı idare etmeyi öğrenmişlerdi.
Ödevlerini yapıyorlar, yemeklerini hazırlıyorlar, birbirlerine göz kulak oluyorlardı.
O yaşta çocukların bilmemesi gereken şeyleri biliyorlardı belki de.
Beklemeyi…
İdare etmeyi…
Annelerini yormamayı…
Büyük ablaları 11 yaşındaydı. Annesi yokken evin annesi olmuştu bile.
Ortanca kızın ödevine baktım.
Birkaç yeri boş bırakmıştı.
“Buraları neden yapmadın?” diye sordum.
“Anlamadım. Annem gelince göstereceğim.” dedi.
O cümle içime oturdu.
Annesi gece yarısı işten gelecek.
Yorgun olacak.
Belki bütün gün ayakta durmuş olacak.
Belki eve gelir gelmez üstünü bile değiştirmeden çocukların karnını, çantasını, yarınını düşünecek.
Sonra gecenin bilmem kaçında oturup bir de o yarım kalan ödevi anlatacak… Ertesi gün yine işe gidecek..
Masaya oturdum.
Eksik kalan yerleri birlikte tamamladık.
Ödev bitti.
Ben artık kalkmak üzereyken çocuklardan biri bana baktı.
Ve öyle bir şey söyledi ki yıllar geçti, hâlâ unutamadım:
“Ablacım, bizimle uyur musun?”
İşte bazı cümleler vardır…
Topu topu dört kelimedir ama insanın boğazına bir ömürlük düğüm bırakır.
O gece “yutkunamamak” ne demekmiş öğrendim.
Çünkü o çocukların istediği şey aslında birinin onlarla uyuması değildi belki.
Evde bir yetişkinin varlığını istiyorlardı.
Korkmadan gözlerini kapatabilmeyi…
Anneleri gelene kadar birinin orada olduğunu bilmeyi…
Çocuk kalabilmeyi istiyorlardı.
Ve belki beni en çok yaralayan da buydu.
Birilerinin yaptığı seçimlerin bedelini, hiçbir şeyden haberi olmayan çocukların ödemesi…
Onlara baktım.
Öyle güzel çocuklardı ki…
İçimden sadece dua ettim.
“Allah’ım, yıllar sonra karşıma çıktıklarında hepsi çok güçlü, çok başarılı ve çok mutlu olsunlar.”
Çünkü bazı çocuklar hayata yaşıtlarından birkaç adım geriden başlamaz.
Tam tersine…
Hayat onları daha küçücükken birkaç yıl birden büyütür.
Zaman geçti.
O gecenin ayrıntılarının bir kısmını unuttum belki.
Ama o kadının gözlerini unutmadım.
O çocukların evini unutmadım.
Ve o dört kelimeyi hiç unutmadım:
“bizimle uyur musun?”
O yüzden sevgili okuyucularım…
“Kadın kadının yurdudur” cümlesini her duyduğumda aklıma bu hikâye gelir.
Keşke her zaman öyle olsa.
Keşke bir kadın başka bir kadının yarasını sararken, bir başkası o yarayı açmasa.
Keşke dostluk dediğimiz şey, kapımızı açtığımız anda evimizin en güvenli köşelerinden biri olabilse.
Ama hayat bana şunu öğretti:
Her kadın, her kadının dostu değil.
Bazen bazı kadınlar başka kadınların yurdu olmuyor.
Dağıtıyor sadece.
Bu yüzden hayatınızda sizin sevincinize gerçekten sevinen, gözünüzden akan yaşta gizlice mutlu olmayan, yokluğunuzda da sizi koruyan bir kadın varsa ona sıkı sarılın.
Çünkü gerçek dostluk, aynı masada yemek yemek değildir.
Birinin evine girmek hiç değildir.
Gerçek dostluk, size emanet edilen sınırı bilmektir.
Ve belki en önemlisi…
Her “canım” diyeni canınızdan bilmeyin.
Her kapıyı çalana da evinizin anahtarını vermeyin.
Çünkü insan bazen yabancılardan değil…
Evine buyur ettiklerinden öğreniyor kapısını neden kilitlemesi gerektiğini.