Bizi Bir Arada Tutan Şeyleri Ne Zaman Kaybettik?
Bir toplumun çözülmesi, insanların birbirine düşman olduğu gün değil, başkasının başına gelen haksızlığın kendisini ilgilendirmediğine inandığı gün başlar.
Telefon ekranında okulda şiddete uğramış bir çocuğun görüntüsü beliriyor. Altında yüzlerce yorum var. İlk yorumlardan biri, çocuğun neden kendini savunmadığını soruyor. Bir başkası ailesini suçluyor. Bir diğeri, olayın birkaç gün içinde unutulacağını söylüyor. Parmağımı ekranda kaydırıyorum; karşıma bir hayvanın şiddete uğradığı görüntü çıkıyor. Birkaç saniye önce bir çocuğun yaşadığı acıya bakarken şimdi başka bir canlının çaresizliğine tanıklık ediyorum. Sonra ekranı kapatıp hayatıma devam ediyorum. O çocuğun, o canlının yaşadığı ise ekran kapandığında sona ermiyor. Acı görünür hâle geliyor ama sorumluluk görünmez kalıyor.
Ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden?
Bir haksızlığı gördüğümüzde önce kimin uğradığına bakıyoruz. Bize yakınsa öfkeleniyor, bize uzaksa yorum yapıyor, düşüncelerimize uymuyorsa bazen sessiz kalıyoruz. Adaleti bile taraflara ayırıyoruz. Oysa haksızlık, kimin başına geldiğine göre değişmez; değişen, bizim ona gösterdiğimiz tepkidir.
Birbirimizden uzaklaşmamız büyük kavgalarla başlamadı. Bir haksızlık karşısında sustuğumuzda, başkasının acısını önemsiz saydığımızda, yanlışın karşısında durmak yerine bunun bize neye mal olacağını hesapladığımızda başladı. Sonra sessizliğimizi alışkanlığa dönüştürdük.
Bugün başkalarının acılarına hiç olmadığı kadar yakınız. Fakat yakınlık, anlamak demek değil. Sosyal medya bize her gün yeni bir felaket, yeni bir haksızlık, yeni bir öfke sunuyor. Her olayın başka bir olayla yer değiştirdiği bu akışta, insanın acısı da tüketilen içeriklerden biri hâline gelebiliyor. Algoritmalar dikkatimizi canlı tutarken gördüklerimiz karşısında sorumluluk üstlenmeyi öğretmiyor.
Elbette bütün sorunları ekranlara yükleyemeyiz. Ekranı kapatan, hayatına devam eden, bir haksızlık karşısında susan biziz. Üstelik ben de bazen bir haberi okuyup üzüldükten sonra başka bir işe yöneliyorum. İnsan her acıyı omuzlarında taşıyamaz. Fakat kendimizi korumak için mesafe koymakla başkasının acısını önemsizleştirmek arasında bir fark var.
Asıl mesele, her olaya aynı yoğunlukta üzülmek değil; hiçbir acıyı sırf bize uzak olduğu için değersiz saymamaktır.
Bir çocuğu korumak için kendi çocuğumuzun tehlikede olması gerekmez. Bir hayvanın yaşam hakkını savunmak için onu sevmek zorunda değiliz. Bir insanın adalet arayışını önemsemek için onunla aynı düşünceyi paylaşmamız gerekmiyor.
Bizi bir arada tutan şeyleri kaybetmemizin nedeni, farklı düşünmemiz değil; farklılıklarımızı başkasının acısını görmezden gelmek için bahane yapmamızdır.
Birlikte yaşamak, aynı sokakları paylaşmaktan ibaret değildir. Başkasının güvenliğini, onurunu ve hakkını da kendi hayatımızın bir parçası sayabilmektir.
Peki, bu bağı yeniden kurmak mümkün mü?
Bunun için herkesin birbirini sevmesi ya da her konuda anlaşması gerekmiyor. Haksızlığı kimin yaptığına ve kimin uğradığına bakmadan yanlış diyebilmek gerekiyor. Bir olay gündemden düştüğünde de hesabını sormayı sürdürmek, ilk öfke geçtikten sonra da sorumluluk almak gerekiyor. Çünkü tepki göstermek anlıktır; sorumluluk ise devamlılık ister.
Bazen bir çocuğun yaşadığı zorbalığı önlemek için okulda neyin değişmesi gerektiğini sormak, bazen haksızlık karşısında yalnız bırakılan birinin yanında durmak, bazen de başkalarının sustuğu yerde ses çıkarmak… Birbirimizle aramızdaki bağı güçlendiren şeyler, büyük sözlerden çok bu küçük ama somut davranışlardır.
Kendimize artık şu soruyu sormalıyız: Başkasının başına gelen bir olay, bizim hayatımızda neyi değiştiriyor?
Hiçbir şeyi değiştirmiyorsa, yalnızca izleyip geçiyorsak, öfkemiz birkaç cümleden ileri gitmiyorsa, başkasının acısını kendi dünyamızın dışında tutmayı öğrenmişiz demektir.
Bizi bir arada tutan şeyleri bir günde kaybetmedik. Her seferinde biraz daha sustuk, biraz daha uzaklaştık, biraz daha alıştık. Fakat bu uzaklığı tersine çevirmek de hâlâ bizim elimizde. Belki birbirimizi kaybettiğimiz an, bir başkasının acısını gördüğümüzde hiçbir şey hissetmediğimiz an değildi. Hissettiğimiz hâlde, bunun bizi ilgilendirmediğine karar verdiğimiz andı.