İki Devlet, Tek Millet… Ya Aradaki Çatlaklar?
İki devlet, tek millet” ezberini cümlenin başına koyup hamaset yapmayı oldum olası sevmem. Çünkü bu coğrafyada kardeşlik, kağıt üstünde yazılan mısralara ya da protokol metinlerine sığdırılamayacak kadar ağır, bir o kadar da sahici bir bağdır. Lakin son haftalarda Ankara-Bakü hattında yaşananları izlerken insanın içinden “Hayrola, ne oluyoruz?” demeden geçemiyor. Yıllardır zerre kadar rüzgarda bile sarsılmadığını sandığımız o devasa köprüde, dillendirilmese de hissettiren bir gerilim rüzgarı esiyor sanki.
Nereden çıktı bu kriz derseniz; ipin ucu siyasilerin diline dolanan demeçlerle, kimi hassas başlıklar etrafındaki karşılıklı kıvılcımlarla kaçtı. Ardından malum, diplomatik masaların gerildiği anlarda sıklıkla gördüğümüz o sert hamleler geldi: Bakü yönetiminin bazı Türk vatandaşlarına getirdiği giriş yasakları, siyasi kulislerde havada uçuşan ithamlar… Açıkçası hem Türkiye’de hem Azerbaycan’da bu manzarayı şaşkınlıkla, hatta biraz da burkularak izleyen milyonlar var.
Tabii işin diplomasi ve devlet aklı kısmı, bizim sokaktaki vatandaşın refleksine pek benzemiyor. Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi, tam da bu tür soru işaretlerinin doruğa çıktığı bir döneme denk geldi. İlham Aliyev’in zirveye bizzat katılmayıp ülkesini Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov düzeyinde temsil ettirmesi, kulislerde “soğuk rüzgarların” resmî teyidi olarak okundu. Fakat siyasetin o keskin ve gri koridorlarında neyse ki hâlâ sağduyu kapıyı çalabiliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beştepe’deki kameralara yansıyan o babacan tavrı, Bayramov’la salondaki samimi diyalogları ve ardından verilen “aile fotoğrafında ayrılığa yer yok” mesajı, krizin büyümesini istemeyen ortak bir iradenin varlığını gösterdi.
Şunu unutmamak lazım: Türkiye ve Azerbaycan arasındaki ilişki, herhangi iki komşu ülkenin diplomatik ilişkisine benzemez. Karabağ’ın o çorak dağlarında, yılların hasretinde, iki ülkenin evlatlarının kader ortaklığında yoğrulmuş bir tarihten bahsediyoruz. Siyasiler gelir, geçer; danışmanlar konuşur, görevden affını ister; gazeteciler yazar, çizer… Günün sonunda geriye kalan, bu iki halkın damarlarındaki asil sestir.
Ancak bu durum, "nasıl olsa kardeşiz, her şeyi hallederiz" rahata kavuşmamıza da vesile olmamalı. Bölgesel denklemler bu kadar kırılgan, küresel akbabalar bu kadar etrafta dolanıyorken, Ankara ile Bakü’nün birbirine küsme lüksü yoktur. Küçük ego çatışmalarının, fevri çıkışların iki ülkenin stratejik ortaklığına leke sürmesine zemin hazırlanmamalıdır.
Kardeşler arasında kırgınlık olur, sesler de yükselir; ama ak sakallılar sofraya oturur, o buz en geç sabah ezanına erir. Ümit edelim ki bu son dönemin fırtınası da iki başkentin soğuk kanlı diplomasisiyle ta başlangıçtaki mahiyetine dönsün. Ne diyelim; rüzgar kayadan ne koparır, ama tozunu silmek yine iki tarafın iradesine kalmıştır.