Bir Dolandırıcılık Hikâyesi: Asıl Sarsıntı, İnsanlığımızda!
Yeni bir araç alacağım. Bunun için zorunlu trafik sigortası yaptırmam gerekiyor. Piyasayı araştırmaya başladım. Karşıma çıkan fiyatlar 23 bin ile 30 bin lira arasında değişiyor. Doğal olarak daha uygun bir fiyat bulmak için araştırmaya devam ediyorum.
İşte tam da bu sırada sosyal medyanın hayatımıza nasıl müdahale ettiğini bir kez daha görüyorum. Ne ararsanız, neyle ilgilenirseniz, hatta telefonunuzun yakınında hangi konu hakkında konuşursanız konuşun, bir süre sonra o konuyla ilgili reklamlar karşınıza çıkıyor. Bazen insan, telefonunun kendisini dinlediği hissine kapılıyor.
Nitekim benim karşıma da Sigortam.net'in yüzde 35 indirim vaat eden bir reklamı çıktı. Teklif almak istedim. Daha önce başka bir firmayla da yazışmıştım. O firma, 11 bin 759 liralık bir fiyatın yalnızca o güne özel bir kampanya olduğunu söylüyordu. Üstelik Sigortam.net'in bilgilerini kullanıyordu. Araştırdım, içime sinmeyen ifadelerle karşılaştım. Güven vermedi. Şüphelendim ve o işten uzak durdum.
Ne var ki asıl tehlikenin başka bir yerden geleceğini bilmiyordum.
Akşam saat 18.00 sıralarında telefonum çaldı. Arayanlar, Sigortam.net'ten ulaştıklarını söylediler. Telefonuma, gönderen başlığında “SGRMT” yazan bir doğrulama kodu geldi. Bana Google'a girip Sigortam.net'i aramamı, siteye girmemi söylediler. Poliçemin ve plakamın orada göründüğünü belirttiler.
Siteye girdim. Gerçekten de plakama ait bilgileri gördüm. Karşımdaki kişilerin güvenilir olduğuna inanmam için bu görüntü yeterli olmuştu.
Kredi kartımdan ödeme yaptım. Ardından taksitlendirme yapacaklarını söyleyerek bir ödeme daha aldılar. İkinci ödemeyi de yaptıklarını söyleyince, “Bir ödeme daha mı aldınız?” diye sordum. Bana bunun provizyonda olduğunu söylediler.
Üçüncü ödemeyi almaya çalıştıklarında nihayet bir şeylerin yanlış gittiğini anladım.
Telefonu kapattıktan sonra arayıp neden böyle bir işlem yaptıklarını sordum. Aldığım cevap, yaşadığım şoku daha da artırdı:
“Para lazımdı, yaptık.”
Sigortam.net'in sayfasına nasıl girdiklerini sorduğumda ise “Ben yaparım.” cevabını aldım.
O andan sonra mesele benim için yalnızca kaybettiğim para değildi. İnsanların güven duygusunu bu kadar kolay istismar edebilmesi, üstelik bunu son derece rahat bir tavırla yapabilmesi, asıl yaralayıcı olandı.
Bankaya bildirdik. Banka güvenlik tedbirleri aldı. İşlemlerin karşı tarafın hesaplarına geçtiği bilgisi verildi. Ardından savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Şimdi sürecin nasıl sonuçlanacağını bekliyoruz.
Kaybım 28 bin lira.
Ancak bu hikâyenin insanın içine daha çok dokunan başka ayrıntıları da var.
Çocuklarım, başından beri bunun bir dolandırıcılık olabileceğini söylüyorlardı. Beni uyardılar. Ben ise böyle bir ihtimale yeterince inanmadım. Kendime, “Bu kadarına da cesaret edemezler.” diye düşünmüş olmalıyım. Üstelik karşımda, güvendiğim bir kurumun adı, benim araç plakama ait bilgiler ve ikna edici bir konuşma vardı.
Bir de bütün bunların yaşandığı gün, evliliğimizin 17. yıl dönümüydü.
İnsan, hayatının en özel günlerinden birinde böyle bir olayla karşılaşınca ister istemez durup düşünüyor. Bir tarafta yıllar içinde kurduğunuz hayat, büyüttüğünüz çocuklar, paylaştığınız sevinçler ve üzüntüler… Diğer tarafta birkaç telefon görüşmesiyle sarsılan güven duygusu.
Elbette 28 bin lira az para değil. Kolay kazanılmıyor. Hele ki insanın geleceğe dair planlar yaptığı bir dönemde bu kayıp daha da ağır geliyor. Fakat benim zihnimi asıl meşgul eden soru, kaybettiğim paranın ötesinde.
İnsan, başka bir insanın emeğine, güvenine ve alın terine nasıl göz dikebilir?
Bir insan, hiç tanımadığı birinin parasını almak için nasıl plan yapar? Bir ailenin bütçesini, çocukların ihtiyaçlarını, o paranın hangi emeklerle kazanıldığını hiç düşünmez mi? Karşısındaki kişinin güvenini kazanmak için yalan söylemek, bir kurumun adını kullanmak, sahte bir güven ortamı oluşturmak ve bütün bunları bilerek yapmak nasıl bir vicdanın ürünüdür?
Üstelik bu insanlar, muhtemelen eğitim almış, teknoloji kullanmayı bilen, iletişim kurma becerisi gelişmiş kişiler. Belki de pek çoğu okul sıralarından geçmiş, diplomalar almış, hayata dair pek çok şey öğrenmiş.
Peki, bütün bunları öğrenirken insan olmayı nerede unuttuk?
Eğitimli olmakla ahlaklı olmak aynı şey değilmiş demek ki. Bilgi, insanın elinde iyilik için de kullanılabilir, kötülük için de. Teknoloji de öyle… Bir insanın işini kolaylaştırmak, hayatını güzelleştirmek için kullanabileceğiniz imkânları, onun güvenini çalmak için de kullanabilirsiniz.
Asıl mesele, sahip olduğumuz imkânlar değil; onları hangi vicdanla kullandığımızdır.
Elbette bu olaydan kendime düşen payı da görmezden gelemem. Evet, kolay kandım. Daha dikkatli davranabilirdim. Bir kurumun adının kullanılması, plakamın sistemde görünmesi ve telefondaki kişinin kendinden emin konuşması beni ikna etti. Çocuklarımın uyarılarını daha fazla dikkate alabilirdim. İşlemi gerçekleştirmeden önce kurumu, bağımsız ve güvenilir bir kanaldan arayarak doğrulama yapabilirdim.
İnsanın kendi hatasını kabul etmesi de bir olgunluk meselesidir. Ben kendi payıma düşeni kabul ediyorum.
Ama burada bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor: Bir insanın tedbirsiz davranması, başka bir insana onu dolandırma hakkı vermez.
Yanılmak insana mahsustur. Güvenmek de öyle. İnsanların birbirine güvenmeden yaşayamayacağı bir dünyada, güven duygusunu istismar edenlerin sorumluluğunu mağdurun dikkatsizliğine yükleyemeyiz.
Bugün bir trafik sigortası yaptırmak isterken dolandırıldım. Yarın bir başkası ev kiralarken, alışveriş yaparken, iş ararken ya da bir yakınının sağlık sorunuyla uğraşırken aynı tuzağa düşebilir. Dolandırıcılar çoğu zaman insanların ihtiyaçlarını, acelelerini, umutlarını ve güvenlerini hedef alıyor.
Bu nedenle bireysel tedbirler elbette önemli. Bilmediğimiz numaralardan gelen aramalara temkinli yaklaşmalı, doğrulama kodlarını paylaşmamalı, şüpheli ödeme taleplerini sorgulamalı ve işlemleri doğrudan kurumların resmî kanallarından teyit etmeliyiz. Ancak bütün sorumluluğu vatandaşın dikkatli olmasına bırakamayız. Kurumların adının ve bilgilerinin kötüye kullanılmasını önlemek, şüpheli işlemleri tespit etmek ve mağduriyetleri gidermek için daha etkili mekanizmalara da ihtiyaç var.
Çünkü mesele yalnızca bir kişinin parasını kaybetmesi değil. Her dolandırıcılık, toplumun birbirine duyduğu güveni biraz daha aşındırıyor. İnsanlar bir süre sonra gerçek bir yardım teklifinden bile şüphe eder hâle geliyor. Dürüst insanlar, dürüstlüklerini ispatlamak zorunda kalıyor.
Ve belki de en acı tarafı şu: Birilerinin kazancı, başka birilerinin alın teri ve huzuru pahasına elde ediliyor.
Evliliğimizin 17. yıl dönümünde yaşadığım bu olaydan geriye yalnızca maddi bir kayıp kalmasını istemiyorum. En azından birilerinin dikkatini çekebilir, bir başkasının aynı tuzağa düşmesini önleyebilirsem yaşadığım acıdan bir anlam çıkarabilirim.
Şimdi hem hukuki sürecin sonucunu bekliyorum hem de kendime şu soruyu soruyorum:
Biz ne zaman başkasının hakkını kendi kazancımızdan daha değersiz görmeye başladık?
Bir insanın cebindeki parayı almak için türlü yollar düşünebiliyoruz da o paranın ardındaki emeği, aileyi, hayalleri neden düşünemiyoruz?
Belki de asıl sarsıntı, kaybettiğimiz parada değil; insanın insana duyduğu güvenin yıkılmasında.
Ve ben hâlâ şuna inanmak istiyorum: İnsan, insanın kurdu değil; yurdu olmalı.
Çünkü bir toplumda güven kaybolursa yalnızca paralar değil, birlikte yaşama irademiz de kaybolur.