Türkiye 2026 Neredeyiz, Nereye Gidiyoruz?
Bunca gürültünün, her gün ekranları ve manşetleri kaplayan kısır siyasi tartışmaların ortasında önümüzde iki seçenek duruyor: Ya gözümüzün önündeki yalın gerçeği göreceğiz ya da görmek istemediğimiz o gerçeği erteleyip faturayı büyüteceğiz.
Ben ilk yolu seçiyorum. Çünkü yola çıkarken koyduğum ana ilke çok açık: Önce Türkiye’nin gerçeğini görelim; sonra kimin ne söylediğine bakalım.
Bir siyasi parti söyledi diye bir şeyi peşinen doğru kabul edemeyiz. Bir başkası karşı çıktı diye de derhal yanlış diyemeyiz. Biz önce belgeye, veriye, uygulamaya ve ortaya çıkan sonuca bakmak zorundayız.
Bugün Eylül 2026 itibarıyla önümüzde duran fotoğrafı tek bir başlıkla okumak mümkün değil. Türkiye aynı anda ekonomik, siyasi, hukuki, toplumsal ve jeopolitik çoklu bir sınavdan geçiyor.
Saniyede 90 Bin Liralık Gösterge
Ekonomide temel meselemiz yalnızca büyüme oranının ne olduğu değildir. Asıl soru; enflasyonu kalıcı biçimde düşürürken üretimi, yatırımı, istihdamı ve tasarrufu nasıl güçlendireceğimizdir.
Ağustos 2026 itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,51 düzeyinde. Çarşıda, pazarda gıda, ulaştırma ve konut fiyatları vatandaşın günlük hayatını doğrudan zorluyor. Politika faizinin yüzde 37 olduğu bir finansal ortamda borç ve faiz yükü kamu maliyesinin sırtında ciddi bir ağırlık oluşturuyor.
Merkezi yönetim borç stoku 15,8 trilyon TL seviyesini aştı ve bunun yarısından fazlası döviz cinsinden. 2026 merkezi yönetim faiz maliyetinin yaklaşık 2,8 trilyon liralık büyüklüğünü yılın saniyelerine böldüğümüzde karşımıza saniyede yaklaşık 90.000 TL gibi sarsıcı bir gösterge çıkıyor. Bu tablo bize şunu söylüyor: Kaynağı doğru kullanmak, kamuda gerçek mali disiplini sağlamak ve yüksek katma değerli üretime yönelmek artık bir tercih değil, ertelenemez bir mecburiyettir. Tasarruf küçülmek değildir; kaynağı doğru yönetmektir.
Olay Olduktan Sonra Değil, Olmadan Önce Denetim
Sermaye piyasalarında yaşanan son gelişmeler ve SPK’nın 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunu tasfiye kararı alarak 455 binden fazla tekil yatırımcıyı doğrudan ilgilendiren bir tabloyla karşılaşmamız rastlantı değildir. Benzer şekilde Bursa’da 1,4 milyar TL büyüklüğündeki kooperatif soruşturması da aynı yapısal sorunu işaret ediyor.
Burada sormamız gereken soru bellidir: Bugün tasfiye ve soruşturma ihtiyacı doğduysa, dünkü bağımsız denetim ve gözetim raporları bize ne söylüyordu? Devletin elinde verinin bulunması yetmez; o verilerin birbiriyle konuşması ve risk kapıyı çalmadan alarm vermesi gerekir. Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla denetçi değil; "önleyici ve akıllı denetim" sistemidir. Yangın kül ettikten sonra hasar tespiti yapmak değil, duman tütmeden müdahale edebilmektir.
Hukukun Ölçüsü Kişiye Göre Değişmez
Vatandaşın devlete duyduğu güven yalnızca seçim sandığında oluşmaz. Vatandaş mahkemede adalet, vergide hakkaniyet, kamu hizmetinde zamanlılık gördüğünde devletine güvenir.
Bizim ihtiyacımız sadece güçlü devlet değil; öngörülebilir devlettir. Kanunun hangi şartta, hangi ölçüyle ve hangi gerekçeyle uygulanacağını bilen insan kendisini güvende hisseder. Hukukun temel ölçüsü; kişiye, makama veya döneme göre değişmeyen, gerekçeli ve nesnel uygulamadır.
Aynı ilkeli duruş "Terörsüz Türkiye" başlığı için de geçerlidir. Meclis çatısı altındaki çalışmaları kıymetli bulmakla birlikte; hedef ile yöntemi birbirinden ayırmalıyız. Terörün sona ermesi bir hedeftir; bu hedefin gerçekleştiğini ise siyasi demeçler değil, silahların bırakılması, yapıların tasfiyesi ve hukuki güvenlik düzeni gösterecektir.
Ayranım Ekşi
İşte tam bu noktada ben "Ayranım Ekşi" diyorum.
Çünkü bazen gerçek hoşumuza gitmez. Bazen yanlışı kabul etmek, daha az harcamak, daha çok üretmek ve siyasi hesapları bir kenara bırakıp devlet hesabı yapmak gerekir.
Bir ülkenin kaynakları sınırsız değildir.
Bir devletin bütçesi, bir vatandaşın geliri, bir toplumun sabrı sınırsız değildir.
Gelirin kadar harcayacaksın, ürettiğinden fazlasını tüketmeyeceksin, borcu geleceğin üzerine yıkmayacaksın.
Dış politikada duygularla değil; bağımsızlığı, güvenliği ve millet menfaatini önceleyen devlet aklıyla hareket edeceksin.
Çünkü bazen gerçek ekşidir; ama gerçeği kabul edip gereğini yapmak, yanlışı sürdürmekten her zaman daha sağlıklıdır.
Yönetmek Güç Değil, Emanettir
Bilge Kağan’dan bugüne uzanan devlet geleneğimizde, Hz. Ömer’in adalet anlayışında, Farabi’nin erdemli şehrinde ve İbn Haldun’un tespitlerinde yönetim bir imtiyaz değil; millete karşı üstlenilmiş ağır bir emanettir.
İlkeli siyaset; "ben haklı çıkayım" inadı değil, "ülke için doğru olanı bulalım" çabasıdır. Dün söylediğini bugün inkâr etmemektir. Kendi tarafının yanlışını da dürüstçe görebilmektir.
2028 seçimleri elbette anayasal bir takvimdir; fakat seçim siyasetin gündemidir, Türkiye’nin gerçekleri ise milletin ve devletin ortak beka gündemidir.
Kişiler, partiler ve makamlar gelip geçer. Baki olan milletin egemenliğidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o tarihi mirası bugün de tek rehberimizdir:
“Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir.”