05 Eylül 2026, Cumartesi

VİCDANIN KAPANAN KULAĞI VE BİR TOPLUMUN SESSİZ ÇÜRÜMESİ

YAYINLAMA:

VİCDANIN KAPANAN KULAĞI VE BİR TOPLUMUN SESSİZ ÇÜRÜMESİ

Toplumsal yozlaşma, kuralların yokluğundan değil; var olan kuralların vicdan, adalet ve empatiyle bağının kopmasından doğar. Medeniyetlerin yükselişini ve çöküşünü ahlaki harçta arayan İbn Haldun’un Mukaddime’sindeki o tarihsel uyarı tam da bu noktaya temas eder: "Adaletsizlik ve zulüm, medeniyetin harabiyetine sebep olur." Toplumları bir arada tutan esas bağ, yasal yaptırımların korkusu değil, bireylerin içselleştirdiği ortak ahlak bilincidir. Bin beş yüz yıl öteden seslenen Bilge Kağan’ın Orhun Yazıtları’nda *"Töre"*ye ve milleti yaşatmanın ahlaki sorumluluğuna yaptığı vurgu da bu köklü hakikatin nişanesidir: Töre kaybolduğunda, hakan ile halk arasındaki vicdan bağı koptuğunda devlet çözülür. Nitekim Fârâbî’nin el-Medînetü’l-Fâzıla’sında tasvir ettiği erdemli şehir, herkesin yalnızca kendi çıkarı peşinde koştuğu biçimsel bir topluluk değil; en yüksek iyilik ve adalet etrafında kenetlenen vicdanlı insanların birleşimidir. Oysa günümüzde biçimsel kurallara uymak veya yasal kılıflar bulmak meşruiyetin tek ölçütü haline geldikçe, ahlak görünürdeki formalitelere indirgenmekte ve içsel denetim mekanizmaları tümüyle yitirilmektedir.

Bu toplumsal çürümenin en derininde yatan asıl saik ise bireylerin konfor alanlarını koruma hırsı ve bu uğurda her eylemi mübah görme anlayışıdır. İnsan, kazanılmış statülerini, maddi rahatını veya zahmetsiz avantajlarını kaybetmeme güdüsüyle hareket ettiğinde, ahlaki ilkeler ilk feda edilen unsur haline gelir. Gündelik hayatta başkasının hakkını gasp etmekten fırsatçılığa, iş ahlakının yitirilmesinden kamu imkânlarının istismarına kadar uzanan bozulma; "gemisini kurtaran kaptandır" sığınacağıyla meşrulaştırılır. Birey, konforundan vazgeçmemek adına kendi vicdanını susturur; eylemine hukuki bir boşluk, dini bir kılıf veya "herkes yapıyor" savunması ekleyerek gayriahlaki tutumunu aklamaya çalışır.

Oysa bu derin çürümeye karşı ilk ve en sarsıcı ilke, sorumluluğu dışsal makamlara havale etmek veya kılıflara sığınmak yerine kişinin kendi iç terazisini çalıştırmasıdır. Rasulullah’ın (s.a.v.) "Müftüler sana fetva verse de sen yine kalbine, vicdanına danış" (Ahmet b. Hanbel, Müsned) hadis-i şerifi, şekilsel veya kurumsal onayın ahlaki aklanma anlamına gelmediğini ilan eder. İmam Gazzâlî’nin Ahkâm-ı Kur’ân ve İhyâ çizgisinde vurguladığı "kalp fıkhı" da, Fatih Sultan Mehmet’in adaleti şahsi iktidarının dahi üstünde tutan o büyük devlet aklı da aynı esasa dayanır: Hukuk ve yetki kendi lehinize işlese bile, vicdanın onaylamadığı hiçbir eylem meşru değildir. Dışarıdan bakıldığında mevzuata uygun görünen veya kılıfına uydurulan bir iş, eğer konfor sevdasıyla bir başkasının hakkını gasp ediyor veya hakkaniyeti zedeliyorsa vicdanen mahkûmdur. Çıkar uğruna biçimsel kalıpların arkasına gizlenip vicdanı kuruyan bir toplumda, en temel insani değerlerin dahi anlamını kaybetmesi bu hakikatin en somut tecellisidir.

Toplumsal bozulmanın ikinci boyutu, kötülüğün bir mahcubiyet kaynağı olmaktan çıkıp sıradanlaşmasıdır. Kuran-ı Kerim’de Rabbimiz vicdani öz-denetime ve kötülükten duyulan içsel rahatsızlığa şöyle işaret eder: "Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalığı ve zorbalığı yasaklar" (Nahl Suresi, 90). Efendimiz (s.a.v.) de kötülüğün en yalın ve evrensel tanımını yaparken içsel göstergeye dikkat çeker: "İyilik, güzel ahlaktır. Kötülük ise vicdanını rahatsız eden ve insanların bilmesinden hoşlanmadığın şeydir" (Müslim, Birr, 14). Şems-i Tebrîzî’nin sert eleştirilerinde ifade bulduğu üzere, dindarlık ve ahlak, makamların veya görünen şekillerin ardına gizlenerek sergilenemez; ahlakın tek hakiki ölçütü kalbin dürüstlüğüdür. Hacı Bektaş-ı Velî’nin "Her ne arar isen kendinde ara" ve "Eline, beline, diline sahip ol" düsturları, dışsal denetimden önce bireyin kendi nefsiyle ve vicdanıyla yüzleşmesi gerektiğini hatırlatır. Kötülük ancak bireyin kendi konfor hırsıyla yüzleşip içsel bir mahcubiyet hissetmesiyle tanınıp reddedilebilir.

Bu ahlaki yapının taçlandığı son merhale ise evrensel empati, yani "Altın Kural"dır. İbnü'l-Arabî’nin benlik felsefesinde ifade ettiği gibi; insan kendi nefsini ve konforunu evrenin merkezine koyup ötekini kendinden ayırdığı an kötülük meşrulaşır. Oysa benlik duvarları yıkılıp varlığın birliği kavrandığında, başkasına verilen zarar kişinin doğrudan kendisine verdiği zarara dönüşür. Anadolu’nun ahlak mayasını karan Hacı Bektaş-ı Velî’nin "İncinsen de incitme" ilkesi, kötülüğe kötülükle karşılık vermemenin ötesinde, başkasının canını ve hakkını kendi varlığı gibi aziz bilme olgunluğudur. Efendimizin (s.a.v.) "Sizden biri, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olmaz" (Buhârî, Îmân, 7) hadisi, vicdani olgunluğun ve imanın özünü bu empatiye bağlar. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin "Testinin içinde ne varsa, dışına o sızar" tespitiyle hatırlattığı üzere, toplumsal huzursuzluk iç dünyamızdaki bencilliğin ve konfor hırsının dışa vurumundan ibarettir. Kendisine yapılmasını istemediği muameleyi başkasına reva görmeyen bir toplum inşa edilmeden toplumsal düzeni sağlamak mümkün değildir.

Klasik düşünce mirasımızın, töre anlayışımızın ve medeniyet kurucularımızın sunduğu bu ilkeler, doğrudan günümüz Türkiye'sinde yaşanan somut sıkıntıların ve ahlaki erozyonun merkezine işaret etmektedir. Bozulmayı en net şekilde gündelik hayattaki nezaket kaybında, trafikte ve alışverişteki fırsatçılıkta, mesleki etik ve liyakat ilkelerinin çiğnenmesinde görüyoruz. "Herkes yapıyor" anlayışı ve kazanılmış konfor alanından taviz vermeme arzusu, bireyleri başkasının hakkını gasp ederken kılıflar bulmaya itmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün "Cumhuriyet; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister" sözü, bir toplumun ayakta kalabilmesi için hür bir vicdanın ne kadar hayati olduğunu ortaya koyar. Zira dış baskılardan ve şahsi çıkarlardan özgürleşememiş bir vicdan, toplumsal adaleti inşa edemez.

Düzelme ise mevzuatları ve cezaları çoğaltmaktan ziyade vicdanın sesini yeniden duyulabilir kılmakla mümkündür. Bunun için bireylerin "Şeklen uygun ama vicdanen haklı mıyım?" sorusunu sorabilmesi, "Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma" kuralının temel bir yaşam ilkesine dönüştürülmesi ve topluma yön veren figürlerin eylem-söylem birliği içinde adil bir örneklik sergilemesi zorunludur.

Netice itibarıyla; Bilge Kağan’ın töre bilinci, İbn Haldun’un adalet vurgusu, Fârâbî’nin erdemli toplum ideali, Gazzâlî’nin kalp fıkhı, Fatih’in adalet anlayışı, Hacı Bektaş’ın incitmeme ahlakı, İbnü'l-Arabî’nin benliği aşma çağrısı, Mevlânâ ile Şems’in samimiyeti ve Atatürk’ün hür vicdan vurgusu aynı büyük hakikatte birleşir: Toplumları ayakta tutan şey mevzuatların çokluğu değil, vicdanın sesidir. Müftüler fetva verse de vicdana danışmak, kötülüğü göğsü daraltan bir huzursuzluk olarak tanımak ve kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak ilkeleri; bireyin "Benim konforum ve çıkarım başkasının hakkından veya toplumsal adaletten daha önemli değildir" diyebildiği bir öz-denetimle birleşmedikçe toplumsal iyileşme mümkün olamaz.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız