TÜRKİYE TÜRBÜLANSTA
Türkiye bugün; sadece basit bir ekonomik krizin ya da konjonktürel bir dalgalanmanın değil, devlet mekanizmasından toplumsal dokuya, mutfaktaki yangından uluslararası dengelere kadar her alana yayılan katı ve derin bir türbülansın tam ortasındadır.
Alım gücünün günden güne eridiği, yüksek enflasyon sarmalının geniş kitleleri mülksüzleştirdiği, kurumların özerkliğini ve liyakat ilkelerini yitirdiği, yargıya ve adil bölüşüme olan güvenin derinden sarsıldığı bu tablo; toplumda ne zaman biteceği öngörülemeyen ağır bir geleceksizlik ve çaresizlik hissi üretmektedir.
Türkiye’nin içine düştüğü bu sistemik türbülans; 12 Eylül 1980 askeri darbesinden başlayıp 2001 çöküşüyle kırılan ve günümüzde kurumsal erozyonla tırmanan yarım asırlık tarihsel, siyasi ve iktisadi döngünün acı bir sonucudur.
Bu süreci tarihsel bir objektiflikle anlamak; bin yıllık devlet aklımızı, Doğu felsefesinin abidelerini, irfan geleneğimizi ve Cumhuriyet’in kurucu iradesini aynı potada buluşturmayı gerektirir.
Türk devlet geleneğinde devlet, doğrudan milletin varlığı, güvenliği ve huzuru için vardır.
Göktürk Yazıtları’nda Bilge Kağan’ın taşa kazıdığı "Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim.
Az milleti çok kıldım...
Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım" sözleri, devletin meşruiyet temelini net bir şekilde ortaya koyar.
Bu anlayış, İslam irfan geleneğinde Şeyh Edebalı’nın "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturuyla kökleşmiş; kaynağını ilahi kelamdan almıştır.
Nisa Suresi 58. ayette;
"Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder" ilkesi
Hz. Peygamber’in
"İş, ehli olmayana verildiği zaman kıyameti bekleyin" uyarısı, devlet yönetiminin temel harcının liyakat, ahlak ve adalet olduğunu ferman etmektedir.
⁹
Ne var ki 12 Eylül Darbesi, toplumun doğal dayanışma bağlarını, yani İbn Haldun’un deyimiyle Asabiyeti cebren tasfiye etmiştir.
Darbenin gölgesinde yürürlüğe giren serbest piyasaya geçiş hamlesi; üretim odaklı bir kalkınma etiği oluşturmakla nirlikte, yerine "köşeyi dönme" hırsını ve kısa yoldan zenginleşmeyi de öne çıkarmıştır.
Farabi, el-Medinetü'l-Fâdıla eserinde erdemi ve adaletli bölüşümü değil; yalnızca maddi kazancı ve hazzı merkeze alan yapıları "Servet Şehri" olarak tanımlar.
Tasavvuf erbabının "nefsin doyumsuzluğu" olarak gördüğü bu yozlaşma, 1990'lar boyunca kamu kaynaklarının emilmesine ve İbn Haldun’un "Adalet Çemberi" ilkesinin kırılmasına yol açmıştır.
⁷
Devlet ile toplum arasındaki adalet ve güven bağı kopunca, sistem 2001 Büyük Ekonomik Krizi ile kaçınılmaz olarak kilitlenmiştir.
2001 çöküşü sonrası başlayan süreç ise İbn Haldun’un medeniyet döngüsündeki "Refah ve Rehavet" evreleriyle örtüşmektedir.
Bu dönemde sağlanan büyüme; teknoloji ve katma değerli üretime değil, ağırlıklı olarak dış finansmana ve gayrimenkule dayanmış, geçici konforlar zamanla vazgeçilmez ihtiyaçlara dönüşmüştür.
İbn Haldun’un beşinci ve son çöküş evresi olarak tanımladığı süreçte; artan şatafatı finanse etmek için vergi yükü artırılmış, Farabi’nin uyardığı liyakatsizlik ve denetimsizlik kurumlara hâkim olmuştur.
Tasavvufun ikaz ettiği israf, kibir ve kul hakkı ihlali toplumsal bünyeyi zayıflatarak derin bir alım gücü kaybı ve enflasyon sarmalı doğurmuştur.
İçeride yaşanan bu kurumsal ve ekonomik tıkanıklığın üzerine eklenen küresel altüst oluşlar, Türkiye’yi devasa bir jeopolitik sıkışmışlığın ortasına bırakmıştır.
Finans, teknoloji ve ihracat pazarları açısından Batı’ya; enerji, hammadde ve coğrafi dengeler açısından Doğu’ya bağımlı bir ipte yürüyen ülkemiz, ne Batı’nın kurumsal güvencesini tam olarak benimseyebilmiş ne de Doğu’nun kendi içindeki katı ahengini yakalayabilmiştir.
Bu arada kalmışlık, fırtınalı dönemlerde devasa risk primleri ve geçmeyen bir türbülans hissi üretmektedir.
Bu noktada "Dünya 5'ten büyüktür" itirazı, küresel adalet adına son derece kıymetli ve haklı bir sestir.
Ancak bu tarihsel büyüklüğün hakkını verebilmek için şu hayati soruyu sormak zorundayız:
Biz bu büyüklüğün neresindeyiz ! yerimizin ve sorumluluğumuzun ne kadar farkındayız?
Ahlakta, adalette, hukukta, bilimde, teknolojide ve katma değerli üretimde kendi bünyesini sağlamlaştıramayan bir yapının; küresel sömürü düzenine karşı kalıcı bir alternatif sunması mümkün değildir.
Kendi içinde liyakati ve adil bölüşümü sağlayamayan bir irade, uluslararası arenada hak ettiği sıkleti taşımakta zorlanır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün "Hiçbir millet yoktur ki ahlak esaslarına dayanmadan yükselsin. Büyüklük; vasıtalarda değil, vasıtaları kullanan zihniyettedir" tespiti, bugün içinde bulunduğumuz tıkanıklığın da anahtarını vermektedir.
Krizler ne kadar katı, dış konjonktür ne kadar fırtınalı olursa olsun; reçete dışarıda değil, kendi medeniyet kodlarımızdadır.
Çözüm; Bilge Kağan’ın halka hizmet mesuliyetini, Kur’an ve Hadis’in adalet ve liyakat emrini, tasavvufun nefis terbiyesi ve israf karşıtlığını, Farabi ve İbn Haldun’un akılcı ve üretici devlet düzenini yeniden ayağa kaldırmaktır.
Bu topraklarda yaşanan her türbülansı dindirecek, devleti yeniden adalet ve ahlak eksenine oturtacak yegâne güç bellidir:
Çözüm ! Demokrasidedir. Millettedir.
İsmet Ahlatcı Sahib-i İdrak