Türkistan’dan Anadolu’ya Uzanan Kök: Hoca Ahmet Yesevi ve Türk Devlet Geleneği
Devlet dediğimiz aygıt, yalnızca sınırları çizilmiş bir toprak parçası, ordular, kanunlar ve vergi sistemlerinden ibaret değildir. Kökleri derinde olan, yüzyıllara meydan okuyan büyük devletler; kılıçla kurulmadan çok önce gönüllerde, dimağlarda ve ortak bir ahlak zemininde inşa edilirler. Türk devlet geleneğinin o sarsılmaz mayası da Orta Asya’nın bozkırlarında, Türkistan’ın kalbinde atılmış, oradan Anadolu’ya ve Balkanlar'a kadar uzanan ulu bir çınara dönüşmüştür.
İşte bu çınarın tohumunu eken, o mayayı karan baş mimar Pîr-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi’dir.
Ahmet Yesevi’yi yalnızca köşesine çekilmiş, dünyadan elini eteğini çekmiş bir mutasavvıf olarak okumak, tarihe yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. O, Yesi şehrindeki dergâhını bir "insan mektebi", bir "devlet ve toplum akademisi" olarak kurgulamıştır.
Divan-ı Hikmet ile arı duru Türkçe seslenirken, aslında parçalanmış, yönünü arayan Türk boylarına ortak bir mefkûre, bir "Kızıl Elma" ve sağlam bir toplumsal ahlak sunuyordu.
Yesevi dergâhında pişen dervişler, sıradan din adamları değildi; onlar birer Alperendi. Hem yeri geldiğinde kılıç kuşanan cengaverler, hem de gittikleri çorak topraklara medeniyet tohumları eken gönül mimarlarıydılar.
Bu dervişlerin, nam-ı diğer Horasan Erenleri'nin Anadolu’ya yürüyüşünün hikayesi, aslında Türk devlet geleneğinin nasıl ilmek ilmek dokunduğunun en çarpıcı örneğidir.
Moğol istilasının önünden bir sel gibi Anadolu’ya akan Türkmen boylarını düşünün. Bu kaotik ortamda, dirlik ve düzenin kaybolduğu bir coğrafyada yeni bir nizam nasıl kurulabilirdi?
Anlatılır ki; Ahmet Yesevi dergâhında yanan ocaktan alınan bir "çerağ" (ateş), dervişlerin elinde Anadolu’ya fırlatılmış ve o ateş düştüğü yeri aydınlatmıştır.
Anadolu'nun ücra bir dağına, ıssız bir ticaret yolunun kenarına giden Yesevi müridi, oraya tahtadan bir kılıçla, yani yalnızca manevi gücüyle varır. Bir zaviye kurar, ocağında çorba kaynatır. Yoldan geçen tüccar orada soluklanır, eşkıyadan kaçan köylü oraya sığınır. Güvenliğin ve adaletin tesis edildiği o tekkenin etrafında önce bir köy, sonra bir kasaba, ardından koca bir şehir filizlenir. Devletin idari mekanizması o topraklara ulaşmadan çok önce, Yesevi’nin dervişleri "gönül fethini" tamamlamış, toprağı vatan yapmışlardır.
Bu geleneğin kurumsallaşarak devletin temeline harç olmasının en somut örneği ise Ahilik teşkilatıdır. Yesevi'nin manevi ikliminden beslenen Ahi Evran gibi şahsiyetler, Anadolu'da sadece bir esnaf loncası kurmamıştır. Ahilik; üretimin, ticaretin, helal kazancın ve toplumsal dayanışmanın kurallara bağlandığı bir sivil devlet modelidir. Kalitesiz mal üretenin pabucunun dama atıldığı, yoksulun gözetildiği, gerektiğinde vatan savunması için Ahi birliklerinin silah kuşandığı bu sistem, Yesevi ahlakının çarşıya, pazara ve devlete yansımasıdır.
Osmanlı’nın kuruluş aşamasında Osman Gazi’nin bir Ahi şeyhi olan Şeyh Edebali'nin tezgahından geçmesi, devletin bu manevi temel üzerinde yükseldiğinin en net kanıtıdır.
Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye vasiyetindeki o meşhur "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturu, aslında yüzyıllar önce Yesi'de Hoca Ahmet Yesevi'nin söylediği hikmetlerin Anadolu coğrafyasındaki yankısından başka bir şey değildir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Türk devlet geleneğinin neden sadece askeri bir güç olmadığını, nasıl olup da adalet, merhamet ve toplumsal dayanışma gibi somut olmayan kültürel miraslarımızla ayakta kaldığını daha iyi anlıyoruz.
Türkistan’dan esen o ılık rüzgar, Anadolu’da ete kemiğe bürünmüş; dervişin asası, devletin tuğuna yol gösterici olmuştur.
Bizlere düşen; bu ulu çınarın köklerini, o kökleri besleyen Yesevi ocağının irfanını unutmamak ve "devlet" tasavvurumuzu o kadim ahlak üzerine inşa etmeye devam etmektir. Çünkü kökünü unutan ağaç, ilk fırtınada devrilmeye mahkumdur.