14 Eylül 2026, Pazartesi

6. HİS MESELESİ

YAYINLAMA:

Çok küçük yaşlardan beri altıncı hissime güvenirim.

Aslında uzun yıllar bunun bir “his” olduğunun bile farkında değildim.

Bazen aile büyüklerim bir şey olacakken bana döner, “Emine, senin kalbin temizdir. Sen ne hissediyorsun?” diye sorarlardı.

Çocuk aklı işte…

Nereden bileyim neden bana sorduklarını?

Ama gerçekten bazı şeyleri hissederdim.

Bazen evde öylece otururken, birazdan telefonun çalacağını ve bir misafirin geleceğini bilirdim.

Sonra telefon çalardı.

“Size geliyoruz.”

Bir de rüyalarım vardı…

Onlar bazen hissetmekten de öteye geçerdi.

Olacak bir şeyi görmekle kalmaz, olayın içindeki insanın üzerinde hangi renk kıyafet olduğunu bile görürdüm.

Büyüdükçe insan bazı taraflarını tanıyor.

Ben de zamanla şunu fark ettim:

Bazı insanların kulağı iyi duyar, bazılarının gözü iyi görür.

Benim kalbim biraz fazla duyuyor galiba.

Tabii hayat yalnızca güzel şeyleri önceden hissettirmiyor insana.

Bazen acıyı da öğretiyor.

Gençlik aşklarını bilirsiniz…

Biraz fazla sever, biraz fazla inanır, biraz da dünyanın sonu gelmiş gibi üzülürüz.

İlk aşkımın bende bıraktığı yarayı bir yıldan uzun süre aşamadım.

Her sabah uyanıp aynı acıyı hissetmek mümkün müydü?

Mümkündü.

Ben yaşadım.

Öğrenciydim.

Bir gün bilgisayarın başında hem ödevimi yapıyor hem de ağlıyordum.

İnsan bazen kimseye anlatamadığını Allah’a anlatıyor.

Ben de o gün çaresizce dua ettim:

“Allah’ım, dayanamıyorum. Beni seviyor musun bilmiyorum. Eğer beni seviyorsan bana bir işaret gönderir misin?”

Sonra önüme döndüm.

Ödevim için internette bir şeyler araştırmaya devam ettim.

Hani bazı sitelere girersiniz, karşınıza reklam çıkar. Hiç okumadan köşedeki çarpıya basıp kapatırsınız ya…

O gün karşıma kocaman bir reklam çıktı.

Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:

“Allah seni seviyor.”

Tesadüf müydü?

Bilmiyorum.

Belki bir başkası için yalnızca algoritmanın karşısına çıkardığı sıradan bir reklamdı.

Ama benim için değildi.

Çünkü birkaç dakika önce, gözyaşlarımın içinde sorduğum sorunun cevabı tam karşımda duruyordu.

Kalbimin nasıl çarptığını bugün bile hatırlıyorum.

O gün şunu öğrendim:

Bazen bir şeyin mucize olup olmadığını kanıtlayamazsınız.

Ama tam ihtiyacınız olduğu anda kalbinize dokunduysa, zaten başkasına kanıtlamanız da gerekmez.

Bunları anlattığımda, özellikle hayatıma giren bazı insanların benden biraz korktuğunu düşünüyorum.

Haksız da sayılmazlar belki…

Yıllar yıllar önce..

Annemle otobüs yolculuğu yapıyoruz. Antalya’ya gidiyoruz. İnanın 6-7 yaşlarındayımdır. Uyumuşum..

Uçurumlar çoktu o yıllar yollarda. Aracın tekerinin patladığını ve uçurumdan düşeceğimizi gördüm. Nefessiz kalarak gözümü açmamla otobüsün tekerinin patlaması bir oldu. 

Tam uçuruma gelmeden patlamış. Araç sendeliyordu. Herkes besmele çekiyor endişeleniyordu haliyle.. Uyku mahmurluğu ve korkuyla anneme sarıldım ve kulağına söyledim.

“Ben bunu görmüştüm”

Hiç unutmuyorum.

Birisiyle henüz flört aşamasındaydık.

Gece konuştuk, “İyi geceler” dedik ve telefonu kapattık.

Uyudum.

Rüyamda yanıma geldi.

Bana gayet normal bir şey söylüyormuş gibi:

“Doğal taş işine gireceğim.”

Sabah uyandım.

Ben de bunu komik bulmuşum tabii. Aradım, gülerek rüyamı anlatıyorum.

Karşı taraf sustu.

Bayağı sustu.

“Noldu?” dedim.

“Korkutuyorsun beni.”

Neden korktuğunu anlamadım.

Sonra anlattı.

Biz gece “İyi geceler” deyip telefonu kapattıktan sonra bir arkadaşı onu aramış.

Ortak bir iş teklif etmiş.

Ne işi dersiniz?

Doğal taş işi.

Bu kez ben sustum.

Çünkü bunu benim bilmem mümkün değildi.

Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Muhtemelen bazı şeyleri hissettiğimi düşünmek ona biraz fazla geldi.

Ve gitti.

Demek ki altıncı his her zaman sevgili tutmaya yaramıyor.

Bazen adam kaçırıyor.

Her neyse…

Peki siz hiç Hızır’la tanıştınız mı?

Hani dara düştüğümüzde söyleriz ya:

“Yetiş ya Hızır…”

Belki insan hayatı boyunca bazı karşılaşmaların ne olduğunu, karşısındaki kişi uzaklaşana kadar anlayamıyor.

Ben de o güne kadar Hızır’la karşılaşmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum.

Belki hâlâ bilmiyorum.

Ama bir gün, gerçekten onunla el ele tutuştuğuma inandım.

Hayatımın en çaresiz dönemlerinden biriydi.

İş yerimi döndüremiyordum.

Ne yapsam olmuyor, hangi kapıyı zorlasam açılmıyordu.

Çıkış yolu bulamıyordum.

İnsanın aklı çalışmaya devam ederken ruhunun yorulduğu zamanlar vardır.

Öyle bir zamandı.

Bir gün hava güzeldi.

Yürüyordum.

Bir merdivenin başında yaşlı bir amca gördüm.

İnmeye çalışıyor ama zorlanıyordu.

Hiç düşünmeden yanına gittim.

“Verin elinizi, yardım edeyim.”

Elini uzattı.

Ben tuttum.

O da benim elimi tuttu.

Sonra bana dua etti.

Ve öyle bir cümle kurdu ki…

Olduğum yerde kaldım.

“Bu saatte buradan geçeceğini biliyordum. Beni Allah gönderdi. Dünyevi adım Ahmet.”

Hayatım boyunca pek çok yaşlı insana yardım etmişimdir.

Elinden tutmuşumdur, yol göstermişimdir.

Ama hiçbiri bana böyle bir şey söylemedi.

Dilimin tutulması deyimini o gün gerçekten yaşadım.

Konuşamadım.

Tek bir cümle bile kuramadım.

Sonra gözlerimin içine baktı ve bir şey daha söyledi:

“Gözlerindeki ışığı sakın kaybetme.”

Gitti.

Ben yürümeye devam ettim.

Ama birkaç adım sonra ağlamaya başladım.

Çünkü bazı karşılaşmaları yaşarken anlayamıyorsunuz.

İnsan bazen mucizeyi, mucize yanından geçip gittikten sonra fark ediyor.

Ben o gün ne yaşadığımı bilimsel olarak açıklayamam.

Kimseye de “Bu kesinlikle şuydu” diye ispatlayamam.

Ama kendi kalbimdeki karşılığı çok başka.

Ben Hızır’la el ele tutuştuğuma inanıyorum.

Ve gariptir…

Bir süre sonra işimdeki o tıkanıklık da çözüldü.

Kapılar açıldı.

Hayat yeniden akmaya başladı.

İnancı olmayan biri bunları okurken “Tesadüf” diyebilir.

Hatta “Sallıyor” da diyebilir.

Hiç sorun değil.

İnancı olanlar ise bazı cümlelerin neden insanın boğazında düğümlendiğini muhtemelen anlayacaktır.

Çünkü inanç biraz da budur zaten.

Herkese gösterebildiğiniz şeylere değil, kimseye gösteremediğiniz halde kalbinizde bildiklerinize tutunmaktır.

Şimdi beni yalnızca dışarıdaki hayatımla tanıyan bazı okuyucularım şaşırabilir.

Fazla neşeli bulabilirler.

Fazla sosyal…

Fazla hayatın içinde…

Belki “Bütün bunları anlatan kadınla gördüğümüz kadın aynı mı?” diye bile düşünebilirler.

Aynı.

Çünkü ben her şeyin yerinin başka olduğuna inanıyorum.

Gülmenin yeri başka.

Eğlenmenin yeri başka.

İşin, aşkın, dostluğun yeri başka.

İnsanın Allah’la arasındaki yer ise bambaşka.

O taraf kalabalığa ait değil.

O taraf çok sessiz.

Çok kişisel.

Ve çok derin.

Bana hayatımda en büyük zararı vermiş, sonra da bu dünyadan göçmüş bir insana bile hakkımı helal edip ardından Kur’an açıp okuyabilmiş biriyim.

Çünkü öfkeyi sırtımda taşımayı sevmiyorum.

İntikamı da…

Başıma ne gelirse gelsin; iyisiyle, kötüsüyle Allah’a havale edip önüme bakıyorum.

Birileri bana haksızlık yaptığında geceleri “Nasıl karşılık vereceğim?” diye düşünmektense, “Ben ne yaptım?” diye kendime bakmayı tercih ediyorum.

Bunları neden mi anlattım?

Çünkü günün sonunda insan herkesi kandırabilir.

Kendini bile bir süre kandırabilir.

Ama vicdanını kandıramaz.

İşte bu yüzden yüreğimden eminim.

Kusursuz olduğum için değil.

Hatasız olduğum için hiç değil.

Ben de kırdım, kırıldım.

Yanlış insanları sevdim.

Yanlış kararlar verdim.

Bazen fazla konuştum, bazen susmam gereken yerde konuşamadım.

Ama bilerek kimsenin canını yakmayı hayatımın kazancı saymadım.

Belki bütün mesele de bu.

Kalbinizin içinde ne taşıdığınızı en iyi siz biliyorsunuz.

İyilik mi?

Kötülük mü?

Haset mi?

Merhamet mi?

Bir başkasının gözyaşı mı?

Yoksa kimsenin bilmediği dualar mı?

Hepsi bir yerde birikiyor.

Ve hayat, garip bir şekilde, insanın önüne bir gün kendi biriktirdiklerinden bir sofra kuruyor.

O yüzden artık şu cümleden hiç korkmuyorum.

Siz de kalbinizden eminseniz korkmayın:

Herkes kalbinin ekmeğini yesin.

Sizleri seviyorum.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız