Bir Kadının Eve Sağ Dönmesi Şansa Bırakılamaz
Bir kadının eve sağ dönmesi şansa bırakılamaz.
Bu cümleyi bugün hâlâ kurmak zorunda kalıyor olmak, hepimizin yüzleşmesi gereken büyük bir utanç. Çünkü bir kadın evinden çıkarken yalnızca nereye gideceğini değil, nasıl geri döneceğini de düşünüyorsa, orada artık sıradan bir güvenlik sorunu yoktur. Bir toplumun vicdanında kapanmayan bir yara vardır.
Her gün yeni bir kadın cinayeti haberiyle karşılaşıyoruz. Bir isim, bir fotoğraf, birkaç satır haber… Ardından öfke, lanetleme, paylaşımlar ve birkaç gün süren tartışmalar. Sonra başka bir gündem geliyor ve hayat kaldığı yerden devam ediyor. Ama bazı hayatlar kaldığı yerden devam edemiyor. Bir annenin kapısı bir daha aynı şekilde açılmıyor. Bir çocuğun “Anne” diyeceği kişi artık cevap vermiyor. Bir evde bir sandalye boş kalıyor.
Ve geride kalan kadınlar, okudukları her haberin içinde kendi hayatlarından küçük bir ihtimali görmeye başlıyor. Belki de en ağır tarafı bu. Kadınlar artık yalnızca öldürülen kadınların haberini okumuyor; kendi başlarına gelebileceklerin haberini de okuyor.
Gece eve dönerken anahtarını avucunun içinde sıkıyor. Arkasından gelen ayak seslerini duyduğunda hızlanıyor. Taksiye bindiğinde plakasını bir yakınına gönderiyor. Bir ilişkiden çıkmak istediğinde karşısındaki insanın vereceği tepkiden korkuyor. Bütün bunları o kadar uzun zamandır yapıyoruz ki, bazen bunun ne kadar anormal olduğunu unutuyoruz.
Korkmak, kadın olmanın doğal bir parçası değildir.
Bir kadının gece yürürken özgürlüğünü değil, güvenliğini düşünmesi normal değildir. Bir kadının “Hayır.” derken karşısındaki insanın öfkesini hesaplaması normal değildir. Bir kadının bir ilişkiyi bitirebilmek için önce kendisine ne olabileceğini düşünmesi hiç normal değildir. Ve artık şu soruyu sormamız gerekiyor: Neden kadınlardan hayatta kalmayı öğrenmelerini istiyoruz da erkeklere sınırları öğrenmeyi öğretmiyoruz?
Kadınlara yıllardır aynı cümleleri söylüyoruz: Dikkatli ol. Gece yalnız çıkma. Telefonunu şarj et. Konumunu paylaş. Tanımadığın insanlara güvenme. Taksiye binerken plakayı gönder. Eve vardığında haber ver. Elbette insanın kendisini koruması önemlidir. Ama bütün bunların sonunda ortaya korkunç bir tablo çıkıyor: Kadınlara yaşamayı değil, hayatta kalmayı öğretiyoruz.
Oysa bir kadının hayatı, sürekli tetikte geçirilmesi gereken bir nöbet değildir. Bir kadın bir ilişkiyi bitirdiğinde bunun bedelini ödememeli. Bir erkek tarafından reddedildiğinde korkmamalı. Israrları reddettiğinde tehdit edilmemeli. “Beni istemiyor.” cümlesi, hiçbir zaman “O hâlde ona zarar verebilirim.” düşüncesine dönüşmemeli. Çünkü sevgi, sahip olmak değildir. Ayrılık, cezalandırma hakkı vermez. Reddedilmek, şiddet için mazeret değildir. Ve hiçbir öfke, bir insanın hayatından daha değerli değildir.
Kadın cinayetlerini yalnızca cinayetin gerçekleştiği gün konuşmak da yetmiyor. Asıl mesele, kadın daha hayattayken duyduğu korkuyu görebilmek. Bir kadın “Beni tehdit ediyor.” dediğinde ciddiye almak, “Beni takip ediyor.” dediğinde önemsemek, “Ben korkuyorum.” dediğinde onu yalnız bırakmamak gerekiyor. Çünkü bazen çevresindekilerin küçümsediği bir korku, bir kadının hayatındaki son alarm olabilir.
Biz çoğu zaman cinayetin kendisine bakıyoruz. Oysa belki de biraz daha geriye bakmalıyız: O kadının daha önce söylediklerine, daha önce yaşadığı korkuya, daha önce yardım istemesine, daha önce kimsenin yeterince önemsemediği işaretlere… Çünkü bir kadını yalnızca öldürüldüğünde hatırlamak, onu korumak değildir. Bir kadını korumak; onun daha hayattayken sesini duymaktır.
Artık kadın cinayetlerini yalnızca rakamlardan ibaret görmemeliyiz. Her rakamın arkasında yarım kalmış bir hayat, yarım kalmış bir anne, yarım kalmış bir çocukluk, yarım kalmış bir gelecek var. Ve biz her yeni ölüm haberiyle bu duruma biraz daha alışıyorsak, en tehlikeli şey yalnızca cinayetlerin artması değildir.
Asıl tehlike, bizim buna alışmamızdır.
Bir kadının ölüm haberini okuyup birkaç dakika sonra başka bir videoya geçebiliyorsak, bir süre sonra başka bir kadının ölümünü de sıradan bir haber gibi görmeye başlayabiliriz. Oysa hiçbir kadın “bir sonraki haber” değildir. Hiçbir kadın bir istatistik değildir. Hiçbir kadın bir başkasının öfkesinin bedeli değildir. Hiçbir kadın yalnızca öldürüldüğü gün hatırlanacak bir isim değildir.
Onların hayalleri vardı. Planları vardı. Sevdikleri vardı. Gitmek istedikleri yerler, görmek istedikleri günler, söylemek istedikleri sözler vardı. Belki o gece eve dönecek ve ertesi sabah işe gidecekti. Belki çocuğuna sarılacaktı. Belki annesini arayacaktı. Belki hayatında yeni bir sayfa açacaktı. Ama biz onun hikâyesini yalnızca birkaç satırlık bir haberden öğreniyoruz.
İşte bu yüzden artık yalnızca “Kadınlar neden öldürülüyor?” diye sormak yetmez. “Kadınların öldürülmesini önlemek için biz neyi değiştirmeliyiz?” diye sormamız gerekir. Çünkü kadınların güvenliği bir lüks değildir. Bir ayrıcalık değildir. Bir şans meselesi hiç değildir.
Bir kadının gece eve dönerken arkasına bakmaması, bir ilişkiyi bitirirken hayatından endişe etmemesi, “Hayır.” dediğinde korkmaması ve kendi hayatını kendi istediği gibi yaşayabilmesi, olması gereken en temel özgürlüktür. Biz kadınlardan daha cesur olmalarını istemekten vazgeçmeliyiz. Onlara daha kalın bir zırh vermeye çalışmak yerine, o zırha neden ihtiyaç duyduklarını sorgulamalıyız. Çünkü mesele kadınların korkusuz olması değil.
Mesele, kadınların korkmak zorunda kalmadığı bir hayat kurabilmek.
Bir kadının eve geç kalması, onun başına bir şey geleceği anlamına gelmemeli. Bir kadının yalnız yürümesi, onu hedef hâline getirmemeli. Bir kadının ayrılması, hayatını tehlikeye atmamalı. Bir kadının “Hayır.” demesi, son sözü olmamalı. Ve bir kadının eve sağ dönmesi hiçbir zaman şansa bırakılmamalı. Çünkü bir kadının yaşaması, bize verilmiş bir lütuf değildir. Yaşamak onun hakkıdır.Ve biz artık kadınların yalnızca hayatta kalabildiği değil, korkmadan yaşayabildiği bir ülke istemeliyiz.