Hayatın Dipnotunda Gençler
Merhaba sevgili okur,
Uzun bir aradan sonra yeniden bu köşedeyim. Doğrusu, insan bir süre yazmayınca kelimelerin kendisini özleyip özlemediğini merak ediyor. Ben kelimeleri özledim. Bir cümlenin peşine düşmeyi, bir düşünceyi sayfanın başından sonuna kadar taşımayı, bazen tek bir kelime üzerinde dakikalarca düşünmeyi… En çok da içimde birikenleri sizinle paylaşmayı özledim.
Hayat bazen insanı yazmaktan uzaklaştırıyor. Dersler, işler, geçim telaşı, gelecek kaygısı derken elimdeki kalem bir süre masanın üzerinde sessizce bekliyordu. Bazı meseleler var ki susarak geçip gitmiyor. İçinizde büyüyor, birikiyor ve sonunda kendine bir cümle arıyor.
Ben de bugün, uzun bir aradan sonra o cümleyi yeniden aramak için buradayım.
Gençler üniversiteye başlarken önünde dört yıl olduğunu düşünüyor. Dört yıl, o yaşlarda bitmeyecek kadar uzun geliyor. Dersler, sınavlar, arkadaşlıklar, biraz gelecek hayali, biraz da “Hele bir mezun olalım, sonra bakarız” rahatlığı… Sonra zaman, öğrencinin haberi olmadan hızlanıyor. Bir bakıyorsunuz diploma yaklaşmış, fakat o meşhur “sonra” hâlâ cevap vermemiş.
Ben Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisiyim. Kitap okuyorum, şiirlerle, romanlarla, hikâyelerle uğraşıyorum. Bir yandan da köşe yazıları yazıyorum. Yazmayı seviyorum. Düşüncelerimi kelimelerle anlatmak benim için yalnızca bir uğraş değil; kendimi var etme biçimlerinden biri. Fakat işin romantik tarafıyla hayatın gerçek tarafı arasında küçük bir problem var: Yazdığım yazılar henüz faturalarla anlaşamıyor.
Kalemim çalışıyor, hesabım çalışmıyor.
Bu yüzden bir yandan da garsonluk yapıyorum. Bundan utanmıyorum. Tam tersine, alın teriyle kazanılan paranın değerini bilenlerdenim. Bir masaya servis yapmak, sipariş almak, saatlerce ayakta durmak, yorulmak, insanlarla uğraşmak kolay iş değil. Fakat bazen vardiyanın ortasında aklıma bir soru geliyor: Ben Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum; acaba mezun olduğumda hayatımın hangi tarafında duracağım?
Çünkü üniversite öğrencisi olmak artık yalnızca ders çalışmak anlamına gelmiyor. Öğrencinin karnı acıkıyor, otobüse binmesi gerekiyor, kitap alması gerekiyor, barınması gerekiyor. Burslar ve destekler elbette önemli; fakat öğrencinin bütün yaşam masraflarını tek başına karşılamaya yetmediği durumlarda genç, ders kitabının yanına çalışma önlüğünü de koymak zorunda kalıyor.
Sabah üniversiteye gidip akşam işe gitmek kulağa bir “gençlik mücadelesi” gibi romantik gelebilir. Gerçekte ise oldukça yorucu. İnsan bazen dersten çıkıp vardiyaya yetişirken Shakespeare'den çok servis saatlerini düşünüyor. Edebiyat tarihindeki akımları ezberliyoruz ama hayat bize başka bir akım öğretiyor: vardiyalı yaşam akımı.
Üstelik çalışmak yalnızca bugünü kurtarmıyor; yarını da etkiliyor. Çünkü öğrenci çalışırken dersine ayıracağı zamanı azaltıyor, sosyal hayatından vazgeçiyor, dinlenmeyi erteliyor. Buna rağmen mezun olduğunda karşısına çıkan iş ilanında “en az iki yıl deneyim” yazıyor.
İşte burada insanın mizah duygusu bile kısa süreliğine istifa ediyor.
“Yeni mezunlara açıktır.”
Ne güzel.
“En az iki yıl deneyim aranıyor.”
Bir dakika…
Yeni mezun dediğiniz kişi üniversiteden yeni çıktı. İki yıllık deneyimi nereden bulacak? Üniversiteye kayıt olurken yanında mı veriliyor? Öğrenci işleri “Ders kayıt formunuz ve iki yıllık sektör tecrübeniz, buyurun” mu diyor?
Belki de üniversitelerin yeni bir bölümü olmalı: “Deneyim Fakültesi.” Dört yıl okuyacaksın, iki yıl deneyimli mezun olacaksın. Hatta mümkünse 23 yaşında, 30 yaşında bir kariyere sahip olacaksın. Çünkü iş ilanlarının ideal çalışanı bazen tam olarak böyle biri: Genç olacak, yılların deneyimine sahip olacak, yabancı dil bilecek, bilgisayar programlarını kullanacak, yoğun tempoya dayanacak, esnek çalışacak, gerektiğinde fazla mesai yapacak ve bütün bunları yaparken de “öğrenmeye açık” olacak.
Yani her şeyi bilecek ama hâlâ öğrenecek.
İşverenin beklentisini anlamak mümkün. Bir işin gerektirdiği bilgi ve deneyim elbette önemlidir. Fakat her kapının girişine deneyim şartı koyulduğunda şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Bu deneyimli insanlar ilk deneyimlerini nerede kazandı?
Onların da birileri tarafından ilk kez işe alınması gerekmedi mi?
Onların da ilk gününde hata yapmasına, öğrenmesine, işi zamanla kavramasına izin verilmedi mi?
Bugünün deneyimli çalışanı, dünün deneyimsiz öğrencisiydi.
Fakat nedense bugün gençlerden doğrudan dünün deneyimini istiyoruz.
Benim için mesele yalnızca iş bulmak da değil. Çünkü Türk Dili ve Edebiyatı okuyorum ve doğal olarak öğretmenliği düşünüyorum. Çocuklara kitapları sevdirmek, bir şiirin dünyasını anlatmak, edebiyatın yalnızca sınavda sorulan bir ders olmadığını göstermek güzel bir hayal. Fakat mezuniyet yaklaştıkça bu hayalin yanına başka sorular ekleniyor.
Öğretmen olabilecek miyim?
Mezun olduğumda önümde nasıl bir süreç olacak?
Kendi alanımda çalışabilecek miyim?
Yıllarca okuduktan sonra başka bir mesleğe yönelmek zorunda kalacak mıyım?
Ve artık bunların yanına bir soru daha ekleniyor:
Çalışacağım okul güvenli olacak mı?
Son yıllarda okullarda yaşanan şiddet olaylarını ve hayatını kaybeden öğretmen ve öğrencilerle ilgili haberleri gördükçe insanın mesleğe dair hayali ister istemez başka bir düşünceyle kesişiyor. Öğretmen olmak isteyen bir gencin, daha mesleğe başlamadan okul güvenliğini düşünmek zorunda kalması bile başlı başına düşündürücü.
Okul, insanın kendisini güvende hissetmesi gereken yerlerden biri olmalı. Öğretmen sınıfa girdiğinde dersini düşünmeli; öğrencinin sınavını, şiirini, kitabını, geleceğini konuşmalı. “Bugün başıma bir şey gelir mi?” kaygısını değil.
Ben henüz öğretmen değilim. Öğretmen olup olamayacağımı da bilmiyorum. Fakat daha mesleğin kapısına gelmeden bu soruların zihnimde dolaşması, gelecek kaygısının yalnızca “iş bulabilecek miyim?” sorusundan ibaret olmadığını gösteriyor.
Çünkü gelecek dediğimiz şey yalnızca maaştan oluşmuyor.
İnsanın nasıl bir işte çalışacağı, ne kadar kazanacağı, emeğinin karşılığını alıp alamayacağı, kendisini güvende hissedip hissetmeyeceği ve yaptığı işten sonra eve döndüğünde yarın için hâlâ umut taşıyıp taşımayacağı da geleceğin parçası.
Ben bugün köşe yazıyorum ama bundan düzenli bir gelir elde edemiyorum. Garsonluk yapıyorum çünkü hayatın devam etmesi gerekiyor. Üniversite okuyorum çünkü kendime bir meslek kurmak istiyorum. Öğretmenliği düşünüyorum çünkü okuduğum bölümün bana açacağı yollardan biri bu. Ama bütün bu yolların sonunda hangi kapının açılacağını bilmiyorum.
Sanırım benim yaşadığım şey tam olarak gelecek kaygısı.
Başarısız olma korkusundan biraz farklı.
Çünkü insan başarısız olursa yeniden deneyebilir.
Asıl yorucu olan, elinden geleni yapıp yapmadığını her gün yeniden sorgulamak.
Ders çalışıyorsun.
Çalışıyorsun.
Yazıyorsun.
İş arıyorsun.
Kendini geliştiriyorsun.
Sonra bir ilan açıyorsun ve karşına yine “tecrübe” çıkıyor.
İnsan bir noktadan sonra CV'sine değil, hayatına bakıp düşünmeye başlıyor:
“Ben daha ne yapmalıyım?”
Belki de gençlerin bugün en fazla duyduğu cümlelerden biri “Kendini geliştir” oldu. Fakat genç zaten kendini geliştirmeye çalışıyor. Dil öğreniyor, sertifika alıyor, staj arıyor, üniversite okuyor, çalışıyor, yazıyor, sınavlara giriyor. Bir yandan da geçimini sağlamaya uğraşıyor.
Bazen gençlere verilen tavsiyeler, hayatın ekonomik gerçeklerinden kopuk kalıyor.
“Kitap oku.”
Okuyoruz.
“Yabancı dil öğren.”
Öğreniyoruz.
“Alanında deneyim kazan.”
Kazanmak istiyoruz.
“Staj yap.”
Staj arıyoruz.
“Çalış.”
Çalışıyoruz.
Sonra mezun oluyoruz ve:
“Tecrübeniz?”
İnsan ister istemez “Ben dört yıldır ne yapıyordum?” diye düşünüyor.
Belki de üniversite boyunca topladığımız bütün belgelerin yanına bir de “Hayatta kaldı” sertifikası koymalıyız.
Çünkü bugünün öğrencisi sadece sınavları geçmeye çalışmıyor; aynı zamanda ekonomik olarak ayakta kalmaya, geleceğini kurmaya ve mümkünse bütün bunları ruhunu tüketmeden yapmaya çalışıyor.
Benim hikâyem de bunun küçük bir parçası.
Bir üniversite öğrencisiyim.
Garsonluk yapıyorum.
Yazıyorum.
Öğretmen olmak istiyorum.
Ama yarın ne yapacağımı kesin olarak bilmiyorum.
Bunu söylerken yalnız olduğumu da düşünmüyorum. Üniversitelerde benim gibi mezuniyet yaklaştıkça geleceğine bakıp “Şimdi ne olacak?” diye düşünen binlerce genç var.
Kimisi kendi alanında iş bulamıyor.
Kimisi başka bir sektöre yöneliyor.
Kimisi yıllarca sınavlara hazırlanıyor.
Kimisi ailesinin desteğiyle ayakta kalıyor.
Kimisi benim gibi okulun yanında çalışıyor.
Kimisi mezuniyet fotoğrafında gülümsüyor ama fotoğraf çekildikten sonra telefonundan iş ilanlarına bakıyor.
Belki de gençlerin en büyük çelişkisi burada.
Fotoğraflarda mezun oluyoruz.
Gerçekte ise çoğumuz yeni bir sınavın başına oturuyoruz.
Diplomayı aldığımız gün eğitim bitmiyor; bu kez hayatın “iş bulma” sınavı başlıyor.
Ve bu sınavın sorusu her yerde aynı:
“Tecrübeniz var mı?”
Keşke bazen cevap verme hakkımız olsa:
“Hayır. Ama öğrenebilirim.”
Çünkü kimse doğuştan öğretmen, yazar, mühendis, doktor ya da usta değil.
Birileri ilk kez güveniyor.
Birileri ilk işi veriyor.
Birileri “Gel, öğrenirsin” diyor.
İnsan biraz da böyle yetişiyor.
Bu yüzden gençlerden sadece hazır çalışanlar beklemek yerine, yetişebilecekleri alanlar açmak gerekiyor. Üniversite ile iş hayatı arasındaki bağın güçlenmesi, öğrencilerin kendi alanlarında deneyim kazanabilmesi, başlangıç seviyesindeki işlerin gerçekten başlangıç seviyesinde olması ve gençlerin çalışırken eğitimlerini sürdürebilecekleri koşulların oluşması önemli.
Çünkü gençlerden geleceği kurmalarını istiyoruz ama bazen bugünü yaşamalarına bile izin vermiyoruz.
Ben hâlâ yazıyorum.
Hâlâ okuyorum.
Hâlâ garsonluk yapıyorum.
Hâlâ öğretmen olup olamayacağımı düşünüyorum.
Ve evet, hâlâ mezun olduğumda ne yapacağımı tam olarak bilmiyorum.
Ama belki de bütün bunları söylemek, umutsuz olmak anlamına gelmiyor.
Tam tersine, insanın geleceğini önemsemesinden doğuyor bu kaygı.
Ben çalışmak istemeyen bir genç değilim.
Ben çalışıp karşılığını görmek isteyen bir gencim.
Hazır bir hayat istemiyorum.
Kimsenin bana altın tepside gelecek sunmasını da beklemiyorum.
Sadece emeğimin karşılığında bir hayat kurabileceğim bir fırsat istiyorum.
Çünkü insanın elinde diploma olabilir, kalemi olabilir, hayali olabilir, çalışkanlığı olabilir.
Ama bazen bütün bunların yanına bir şey daha gerekiyor:
Birinin “Gel, buradan başla” demesi.
Belki de gençlerin bugün en çok ihtiyacı olan şey tam olarak bu.
Daha fazla nasihat değil.
Daha fazla “Kendini geliştir” cümlesi değil.
Daha fazla “Tecrübe edin” tavsiyesi hiç değil.
İlk adım atabilecekleri gerçek bir yer.
Çünkü herkes bir zamanlar acemiydi.
Herkes bir zamanlar ilk işine başladı.
Herkes bir zamanlar hiçbir deneyime sahip değildi.
Ve belki de bugün “tecrübesiz” diye kapıda bıraktığımız gençlerin tek eksiği tecrübe değil.
Onlara tecrübe kazanabilecekleri ilk fırsatı vermemiz.
Benim hikâyem henüz bitmedi.
Belki yarın sınıfta ders anlatacağım.
Belki Hâla bir gazetenin köşesinde yazıyor olacağım .
Belki başka bir iş yapacağım.
Belki bugün hiç aklıma gelmeyen bir yol çıkacak karşıma.
Bilmiyorum.
Ama şimdilik bildiğim şu:
Gelecekten korkuyorum diye çalışmaktan vazgeçmiyorum.
Aksine, çalışmaya devam ediyorum.
Sadece artık şu sorunun cevabını da bilmek istiyorum:
Biz gençlere “geleceğinizi kurun” diyenler, o geleceğin ilk tuğlasını koyabileceğimiz yeri ne zaman gösterecek?
Çünkü bizim istediğimiz çok büyük bir şey değil.
Bir sandalye, bir masa, bir iş, biraz güven ve emeğimizin karşılığı.
Gerisini zaten öğreniriz.
Çünkü insanın en büyük tecrübesi, hayatın kendisidir.
Yeter ki hayat bize ilk derse girecek kadar fırsat versin.
Belki yarın ne olacağımı hâlâ bilmiyorum. Belki önümde uzun ve yorucu bir yol var. Ama artık şunu biliyorum: Bazı yolların haritası önceden çizilmiyor; insan yürüdükçe kendi yolunu buluyor.
Ben de yürümeye, çalışmaya, öğrenmeye ve yazmaya devam edeceğim.
Çünkü bazen insanın elinde geleceğin garantisi olmaz; ama elinde bir kalem varsa, hiç değilse kendi hikâyesinin cümlelerini yazmaya başlayabilir.
Kelimeler tükenmeden, yollar ayrılmadan… Arayı çok açmadan görüşmek üzere....