Yaz kızım 200 torba çimento…

Abone Ol

Eskiden bir replikti bu. Hafif gülümseten, biraz da abartının altını çizen bir sahne…

Şimdi ise sanki hayatın tam ortasına düşmüş gibi. Her şeyin ölçüsü kaçmış, terazisi şaşmış gibi…

Sosyal medya bir belediye başkanının otel odasında 21 yaşındaki sevgilisiyle basılmasını yazıyor çiziyor..

Eskiden de vardı elbette.

Gizli kapaklı ilişkiler, konuşulan ama yüksek sesle dile getirilmeyen şeyler…

Ama sanki artık mesele bunların varlığı değil, gözümüze sokulma şekli.

Öyle ki bazı şeyler yaşanırken değil… Ortaya dökülünce problem oluyor.

Birilerinin hakkı yenirken ses çıkmıyor.

Birilerinin emeği yok sayılırken kimse dönüp bakmıyor.

Ama iş ifşaya gelince…

Bir anda herkes “özel hayata saygı” savunucusu kesiliyor.

Oysa mesele hiçbir zaman sadece özel hayat olmadı.

Mesele, adaletin ne zaman hatırlandığı…

Ve işin daha garip tarafı şu…

Yine benzer bir olay yaşanıyor.

Birileri çıkıp bazı yanlışları dile getiriyor.

Henüz yirmili yaşlarında, hayatın başında olması gereken bir genç kızın attığı büyük adımlar sorgulanıyor.

Ama ne oluyor?

Bir anda roller değişiyor.

Sorgulanan kişi, bir anda masum bir hikâyenin kahramanına dönüşüyor.

Ardından birileri devreye giriyor…

Konu başka bir yere taşınıyor.

Etiketler, başlıklar, duyarlılıklar…

Ve mesele bambaşka bir yere evriliyor.

İşte tam burada insan durup düşünüyor

Biz gerçekten neyi savunuyoruz?

Çünkü artık öyle bir noktadayız ki;

yanlışı konuşmak ayıp,

ama yanlışı yapmak neredeyse normal.

Henüz yirmili yaşlarında, akla mantığa sığmayacak imkânlara sahip olan hayatlar kimseyi şaşırtmıyor.

Sorgulamak yerine kabulleniyoruz.

Kabullenmekle kalmayıp alışıyoruz.

İşte en tehlikelisi de bu…

Alışmak.

Bir şeylerin yanlış olduğunu bile bile susmak,

sonra o yanlışın sıradanlaşmasına şahit olmak…

Ve en sonunda “herkes yapıyor zaten” diyerek içimizi rahatlatmak.

Eskiden eleştirilen pek çok şey, bugün “duyarlılık” kılıfıyla korunuyor.

Eleştirmek linç, sorgulamak hadsizlik sayılıyor.

Ama kimse şunu sormuyor

Gerçekten neyi koruyoruz biz?

İnsanların mahremiyetini mi,

yoksa konuşulmaması gereken gerçekleri mi?

Çünkü bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki…

yanlışın kendisi konuşulmuyor,

onu dile getirenin nasıl söylediği konuşuluyor.

Haklılık değil, algı yönetimi kazanıyor.

Oysa mesele bu kadar karmaşık değil.

Her şey normal değil.

Her şey doğru değil.

Ve her şey bu kadar savunulmak zorunda hiç değil.

Yanlış…

yanlıştır.

Ve herkes her şeyi normalleştirmeye başladığında…

İşte tam o anda aklıma Şener Şen’in rol aldığı o sahne geliyor. Siz de hatırlarsınız muhakkak..

“Yaz kızım…

200 torba çimento,

20 kamyon çakıl,

15 tane kapı…”

Bir zamanlar güldüğümüz o abartı…

Bugün bazı hayatların özeti gibi.

Ve kimse artık “Bu nasıl oluyor?” diye sormuyor.

Sormak yerine taraf oluyoruz.

Sorgulamak yerine savunuyoruz.

Anlamadan, araştırmadan, düşünmeden…

Bazen gerçekten neyi savunduğumuzu bilmiyormuşuz gibi geliyor bana.

Çünkü haklıyı savunmak başka,

herkesi savunmak bambaşka bir şey.

Ve bu ikisini karıştırdığımız anda…

adalet yerini gürültüye bırakıyor.

Ben burada bir kişiyi anlatmıyorum.

Bir dönemi anlatıyorum.

Bir refleksi… Hepimizin zaman zaman içine düştüğü o kolaycılığı.

Çünkü gerçek şu:

Algıları başka yere çekip olayları saptırmanın kimseye faydası yok.

Bazı şeyleri yumuşatabiliriz belki…

Ama yok sayamayız.

Çünkü bir gün dönüp baktığımızda…

Herkesin sustuğu, herkesin savunduğu o yanlışlar

Gerçeğin ta kendisi olacak.