Yazılarımı sürekli takip eden bir kitle var. Sağ olsunlar…
Bunu en çok, yazıyı okur okumaz attıkları mesajlardan anlıyorum.
Ya da bir sohbetin ortasında mutlaka soruyorlar:
“Bu yazdığın kimdi?”
Geçen gün bir arkadaşım aradı.
“Köşe yazını okudum” dedi.
“Yeni bir dedikodu duyacağım diye bekledim ama dedikodu yoktu.”
Gülüştük.
Canım… Hep dedikodu yazamam ki.
Bazen modum olmuyor.
Ama ne tuhaftır ki…
Bu konular gelip beni buluyor.
Nitekim yine öyle oldu.
Geçen bir iş görüşmesi için bir arkadaşımın yanına gittim.
Masada sohbet ederken yanımıza başka bir arkadaşı daha dahil oldu. Her şey gayet sıradandı. Ta ki telefon çalana kadar.
Telefon çaldı, konuştu, kapattı…
Ama yüzü bir anda değişti.
O an anladık; bu sıradan bir telefon değildi.
“Ne oldu?” diye sorduk.
“Bir arkadaşım yakalanmış” dedi.
“Hayırdır inşallah” dedim istemsizce.
“Kaçak mıydı?” diye de ekledim, yarı şaka yarı ciddi.
“Yok yok” dedi.
“Eşini aldattığı ortaya çıkmış.”
İstemsizce güldüm.
Ama gülmekten değil…
Sinirden.
“Üzülüyor” dedi.
“Ne yapacağım diye beni arıyor.”
Yahu neye üzülüyor olabilir acaba? Bunca zaman kusursuzca karda yürüyüp izini belli etmediğini düşündüğü için mi?
“Kadın ne düşünüyormuş?” diye sordum.
“Boşanmayı düşünüyormuş” dedi.
“İsabetli bir karar” dedim.
Sonra anlatmaya devam etti.
İkisi de çevresinde mutaassıp diye anlatılan insanlar.
Mevki sahibi, düzgün, örnek gösterilen profiller…
Adamdan bahsederken öyle bir anlatıyor ki;
Günahtan korkan, faize elini sürmeyen, haramdan titreyen biri gibi…
Dayanamadım.
“Aldatırken Allah korkusu neredeymiş peki?” dedim.
“Sonuçta bir insanı kandırmak da kul hakkı değil mi?”
Açık konuşayım…
Artık o kadar çok aldatma hikâyesi duyuyoruz ki, insan şaşırmamayı bile öğreniyor.
Ama bir şeye hâlâ şaşırıyorum.
Toplumda tuhaf bir algı var.
Bir insan dine düşkün görünüyorsa, yanlış yapmaz sanılıyor.
Oysa yanlış, yanlıştır.
İnsan hayatının birçok alanında günahtan sakınabilir…
Ama iki yıl boyunca yirmi yıllık eşini aldatmak,
Bir insanın hakkına girmek,
Bir hayatı kandırarak yaşamak…
Bence en büyük günahlardan biri de budur kimse kusura bakmasın.
Çünkü bazı veballer vardır…
Ödenmez.
İşte o an sinirim yükseldi.
Çünkü mesele bir anlık hata değildi.
Yirmi yıllık bir evlilik,
Yaklaşık iki yıldır süren bir yasak ilişkiyle dağılma noktasına gelmişti.
Ama sorsan namazın tek vaktini aksatmıyor.
Ben kadının yerinde olsam,
Bir saniye bile beklemem.
Hukuki süreci başlatırım.
Bazı kadınlar aldatıldığını hissetse bile o evliliğin içinde kalabiliyor.
Bazen ekonomik sebeplerden,
Bazen korkulardan,
Bazen de “daha fazla yıpranmamak” için…
Ama benim buna hiç tahammülüm yok büyük konuşmakta istemiyorum. Hayat karşımıza neler çıkaracak bilemeyiz ama..
Bir de düşün…
Koca iki yıl.
Hiçbir kadın bu durumu hissetmeden yaşamaz.
Biz hisli varlıklarız.
Kadın mutlaka bir şeyleri sezmiştir.
Ama emin olmak, kendini kandırmamak için beklemiştir diye düşüncemi söyledim.
Nitekim öyle de olmuş.
Uzun süre emin olmaya çalışmış
Ve sonunda mesajları görmüş.
Eh! Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar!
Şunu net söyleyeyim:
Bu satırları okuyan bir kadın varsa,
Sırf acıdığı için kendinden vazgeçmesin.
Çünkü ihanet, çoğu zaman affedildiğinde tekrar eder.
Aldatan sadece karşısındakini değil,
Önce kendini aldatır.
O yüzden bazen yapılacak en doğru şey bellidir:
Bekleme.
Tartma.
Önüne bak arkadaşım.
Değmezler..