SiZ DE öFKENİZİ KONTROL EDEMEZSENİZ.

Abone Ol

Trafikte Öfke, Makamda Güç: Toplum Nereye Gidiyor?

Son birkaç gün içinde peş peşe iki haber düştü ekranlara.

Birinde Ankara Etimesgut'ta bir polis memuru trafikte yaşanan yol verme tartışmasının ardından silahını çekiyor, çevredekilere tehditler savuruyor ve görüntüler ortaya çıkınca görevden uzaklaştırılıyor. Görüntülerde "Polisim ben zaten" sözleri dikkat çekiyor. Hakkında adli ve idari soruşturma başlatılıyor.

Diğerinde ise Sakarya'da bir Cumhuriyet savcısı ile minibüs şoförü arasında yaşanan trafik tartışması ülke gündemine oturuyor. Olayın ardından savcı hakkında "ulaşım araçlarının hareketinin engellenmesi", "basit yaralama" ve "hakaret" iddialarıyla adli işlem başlatıldığı, ayrıca idari soruşturma yürütüldüğü açıklanıyor. Başsavcılık özellikle "hiçbir ayrıcalık tanınmaksızın" soruşturma yürütüldüğünü vurguluyor.

İki farklı şehir.

İki farklı olay.

İki farklı meslek.

Ama ortak bir soru:

Ne oluyor?

Elbette sadece bu iki olay üzerinden bütün polis teşkilatını ya da bütün yargı mensuplarını suçlamak mümkün değildir. Binlerce polisimiz, savcımız, hâkimimiz görevini büyük fedakârlıkla yapmaktadır. Ancak toplumun dikkatini çeken şey olayların kendisinden çok, olayların aktörleridir.

Çünkü vatandaş trafikte karşısındaki kişinin sıradan bir sürücü değil, devlet adına yetki kullanan bir görevli olduğunu gördüğünde beklentisi de farklı oluyor.

İnsanlar polisten soğukkanlılık bekliyor.

Savcıdan hukuk dili bekliyor.

Haklı olsa bile öfkesine yenilmemesini bekliyor.

Çünkü devlet gücü sadece makam odalarında kullanılmıyor. Asıl sınav, trafikte, pazarda, sokakta, günlük hayatın içinde veriliyor.

Son yıllarda trafikte yaşanan tartışmaların giderek daha hızlı büyüdüğünü görüyoruz. Kornadan yumruğa, yumruktan silaha, sözlü tartışmadan adli soruşturmalara uzanan bir öfke zinciri oluşmuş durumda. Sanki herkes biraz daha gergin, biraz daha tahammülsüz, biraz daha patlamaya hazır.

Ekonomik sıkıntılar, stres, şehir hayatının baskısı, sosyal medyanın gerilim dili ve kutuplaşma kültürü insanların sabır eşiğini aşağı çekiyor olabilir. Ancak bunların hiçbiri makam sahibi bir kişinin öfkesini meşrulaştıramaz.

Çünkü toplumun gözünde polis de savcı da yalnızca bir birey değildir. Onlar aynı zamanda temsil ettikleri kurumun yüzüdür.

Belki de asıl tehlike burada.

Vatandaş artık olayın ayrıntılarını değil, görüntüsünü görüyor.

Bir polis silah çekiyorsa, "polisler böyle" deniyor.

Bir savcı tartışmaya karışıyorsa, "Savcılar böyle" deniyor.

Bir kişinin hatası bütün bir kuruma mal ediliyor.

Bu nedenle devlet adına görev yapan herkesin sorumluluğu yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsaldır.

Bu iki olay rastlantı mı?

Muhtemelen evet.

Ama aynı zamanda bir işaret de olabilir.

Toplum olarak öfke kontrolü konusunda ciddi bir sorun yaşadığımızın, makamın insanı büyütmediğini; aksine karakterin makamı taşıdığının bir işareti...

Çünkü üniforma da cübbe de insana güç verir.

Asıl mesele, o gücü kullanırken kendine hâkim olabilmektir.

Trafikte kaybedilen birkaç saniye telafi edilir.

Kaybedilen itibar ise çok daha zor kazanılır.