Mutsuzluğa Ne Zaman Bu Kadar Alıştık?

Abone Ol

Geçenlerde bir arkadaş ortamında sohbet ediyorduk. Konu dönüp dolaşıp hayata geldi. Herkes yaşadığı sıkıntılardan söz etti; ekonomik kaygılardan, yoğun iş temposundan, gelecek endişelerinden… Saatler süren sohbet boyunca dikkatimi çeken bir şey oldu: O masada kimse “İyiyim” demedi.

Oysa hepimizin hayatında yolunda giden şeyler de vardı. Sevenlerimiz, dostlarımız, hayallerimiz vardı. Sağlığımız yerindeydi, çalışıyor, üretiyor ve hayatın içinde var olmaya devam ediyorduk. Buna rağmen konuşurken aklımıza ilk gelenler bunlar olmadı. Sanki sahip olduklarımız sessizce arka plana çekilmiş, sorunlarımız ise hayatın başrolüne yerleşmişti.

Elbette kimsenin yaşadığı zorlukları küçümsemek mümkün değil. Hayat gerçekten kolay değil. Geçim derdi yaşayan da var, sağlık sorunlarıyla mücadele eden de. Geleceğe kaygıyla bakan gençler de var, yılların yükünü omuzlarında taşıyan insanlar da. Ancak bütün bunların yanında kendimize sormamız gereken başka bir soru var: Acaba biz sadece sorunlarla mı yaşıyoruz, yoksa sorunlara odaklanmayı mı öğrendik?

Sabah uyandığımızda sahip olduklarımızdan önce eksiklerimizi düşünüyoruz. Gün içinde başardıklarımızdan çok yetişemediklerimizi hatırlıyoruz. Akşam olduğunda ise güzel geçen anları değil, canımızı sıkan olayları zihnimizde yeniden ve yeniden oynatıyoruz. Fark etmeden zihnimizi, hayatın aydınlık tarafına değil gölgelerine çevirmeye alışıyoruz.

Bir süre sonra bu durum geçici bir ruh hâli olmaktan çıkıp kalıcı bir bakış açısına dönüşüyor. Hayatımızın büyük bölümü yolunda giderken küçük bir aksilik bütün günümüzü karartabiliyor. Çünkü insan zihni neye odaklanırsa onu büyütüyor. Sürekli eksik olana bakan bir göz, zamanla var olanı görme yeteneğini kaybediyor.

Belki de bu yüzden mutluluğu hissetmekte giderek daha fazla zorlanıyoruz. Bir evimiz oluyor, daha büyüğünü istiyoruz. Bir işimiz oluyor, daha iyisini arıyoruz. Bir hedefe ulaşıyoruz, daha sevincimizi yaşamadan yeni bir hedefin peşine düşüyoruz. Hiçbir başarı uzun süre içimizi doldurmuyor. Çünkü daha sahip olduklarımızın kıymetini hissedemeden, gözümüzü sahip olmadıklarımıza çeviriyoruz.

Üstelik artık yalnızca kendi hayatımızı da yaşamıyoruz. Her gün yüzlerce insanın hayatına tanıklık ediyoruz. Sosyal medya aracılığıyla başkalarının başarılarını, tatillerini, kutlamalarını ve en mutlu anlarını görüyoruz. Sonra farkında olmadan kendi hayatımızı o görüntülerle kıyaslamaya başlıyoruz. Başkasının en parlak anlarını, kendi hayatımızın sıradan günleriyle ölçüyoruz.

Oysa kimsenin hayatı göründüğü kadar kusursuz değil. Her insanın görünmeyen mücadeleleri, sessiz korkuları ve anlatmadığı yaraları var. Fakat biz vitrine bakarken perde arkasını unutuyoruz. Görünen mutlulukları gerçek sanıyor, kendi hayatımızı eksik zannetmeye başlıyoruz.

Belki de asıl sorun hayatın bize az vermesi değil, elimizdekilere yeterince bakmamamızdır. Çünkü bugün birçok insan mutsuz değil; mutsuzluğa alışmış durumda. Öyle alışmış ki iyi olduğu günlerde bile iyi olduğunu fark etmiyor. Sağlıklı uyandığı sabahı, dostuyla ettiği sohbeti, ailesiyle geçirdiği huzurlu bir akşamı sıradan kabul ediyor.

Oysa hayat çoğu zaman büyük mutluluklardan değil, küçük huzurlardan oluşur. Bir dostun sesi, sıcak bir çay, sevdiğimiz insanlarla aynı sofrayı paylaşmak… Bazen mutluluk dediğimiz şey tam da bunların içinde saklıdır. Fakat insan, elindekilere alıştıkça onların değerini görmemeye başlar.

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey budur: Hayatın bize vermediklerini sayarken verdiklerini de görebilmek. Eksiklerimizi fark ederken sahip olduklarımızı unutmamak. Ve biri bize “Nasılsın?” diye sorduğunda, ezbere değil, gerçekten düşünerek cevap verebilmek.

Çünkü belki de uzun zamandır aradığımız huzur kaybolmadı. Belki de o, her gün yanı başımızda dururken biz gözümüzü hep eksik olana çevirdik. Mutluluk bazen büyük başarıların sonunda değil, fark edilmeyi bekleyen küçük güzelliklerin içinde saklıdır.

Belki de mesele, hayatın bize ne verdiği ya da ne vermediği değildir. Belki de mesele, elimizde olanlara ne kadar dikkatle baktığımızdır. Çünkü insan bazen yoksunluklarından değil, sahip olduklarını fark edemediği için yorulur.

Ve belki de mutsuzluğun en tehlikeli hâli, insanın ona alışmasıdır.