Kemal Gibi Biri Çıksa…

Abone Ol

Günlerdir keşfetimde Masumiyet Müzesi…

Nereye baksam o hikâye, o sahneler, o cümleler…

Ve fonda sürekli aynı şarkı çalıyor:

“Ve sen hayatını boyarsın pembeye…”

Kulağımda yankılanıp duruyor. Ay içim şişti!

Gerçekten… Kimse etkisinden çıkamamış gibi.

Kimi romantik bulmuş.

Kimi “böyle aşk kaldı mı?” diye iç geçirmiş.

Kimi hayran olmuş, kimi büyülenmiş…

Ama ben…Çok huzursuz oldum.

Çünkü herkesin büyük aşk dediği şey bana biraz…

Ağır geldi.

Biraz sıkışmış.

Biraz nefessiz.

Ben okurken şunu düşündüm sürekli:

Kemal gerçekten Füsun’a mı aşıktı…

yoksa Füsun’a sahip olma hissine mi?

Bana kalırsa o, Füsun’un ruhuna değil… Bedenine aşıktı.

Onunla yaşanan ana değil, onu kaybetmenin yarattığı boşluğa.

Onun varlığına değil, yokluğunun bıraktığı izlere.

Çünkü gerçek aşk yaşar…

saplantı ise biriktirir.

Bir insanı seversin… Onunla yürürsün.

Ama bir insanı takıntı hâline getirirsen… Onu dondurursun.

Olduğu yerde sabitlemek istersin.

Değişmesin, gitmesin, kaybolmasın…

Kemal’in yaptığı biraz buydu sanki.

Sevdiği kadını yaşamak yerine… Onu toplamış.

Anılarını, dokunduğu eşyaları, izlerini…

Şimdi düşünüyorum da…

Benim karşıma Kemal gibi biri çıksa…

ve o kadar para bayılarak aldığım fön setimi gizli gizli alıp saklasa…

Ayyy…

beni aşkından değil, kalp krizinden öldürürdü herhalde!

Başlarım öyle aşka…

Çalıp durma yeter!

Vallahi sinirlerim bozuldu.

Hele o rendeyi çaldığı sahne…

Rende yani! Ne kadar romantik olabilir?

Yani romantik falan diyorsunuz ama…

bir insanın eşyalarınızı koleksiyon yapması biraz ürkütücü değil mi?

Yazarken anksiyetem tutuyor.

Düşünsene…

Sen hayatına devam etmeye çalışıyorsun…

birisi senin kullandığın çatalı, tokayı, bardağı saklıyor…

Sevgi mi bu… yoksa takıntı mı?

Gerçekten âşık olsaydı ne yapardı biliyor musunuz?

Nişanlanacağı gün her şeyi yakıp yıkmaz mıydı?

Toplumu, statüyü, düzeni değil… Aşkı seçmez miydi?

Ama seçmedi.

Bazı insanlar sevdiklerini değil…

kaybetmekten korkmadıkları hayatı seçer.

Sonra da kaybettikleri kişiyi ömür boyu unutamaz.

En çok neye takıldım biliyor musunuz?

Öldükten sonra bile…

hâlâ onun bedeninin güzelliğinden söz edilmesine.

Bu beni gerçekten sarstı.

Çünkü bir insan yok olmuşken bile hâlâ fiziksel varlığı konuşuluyorsa…

orada sevgi mi vardır…

yoksa sahip olma arzusu mu?

Ben böyle sevilmek istemezdim arkadaşlar.

Beni hatırlayan biri değil…

benimle yaşayan biri isterdim.

Beni kaybettikten sonra eşyalarımı saklayan biri değil…

beni kaybetmemeyi seçen biri.

Masumiyet Müzesi bana şunu düşündürdü:

Aşk bazen sandığımız kadar masum değil.

Bazen sadece… Çok güzel anlatılmış bir saplantı.

Ve belki de bu yüzden herkes bu kadar etkileniyor.

Çünkü hikâye karanlık.

Ben bilmiyorum…

ama şundan eminim

Gerçek aşk müze olmaz.

Gerçek aşk sergilenmez.

Gerçek aşk yaşanır sevgili okuyucularım.

Sevgilerimle..