İYİLİK ADINA MÜCADELE ETMEK

Abone Ol

Bu, yalnızca dış dünyada sergilenen bir davranış kalıbı değil; insanın kendi vicdanının derinliklerinde başlattığı, ömür boyu sürecek o en uzun ve en sessiz yolculuktur.

Çoğu zaman bu mücadele: Karanlığın ortasında yönünü kaybetmemek için sığınılan bir inançtır.

İnsan olmanın getirdiği kaçınılmaz bir sorumluluktur.

Ve ne yazık ki bazen, kalabalıkların ortasında kimsenin alkışlamadığı, adımların tek başına atıldığı asıl bir yalnızlıktır. Bu kutsal mücadeleye ömrünü adayan insan, yolun dik yokuşlarında şu kadim gerçekleri öğrenir: “Sabrın Sınavı: İyilik, her zaman ektiği tohumun meyvesini hemen toplamaz. Toprağın altında sessizce beklemeyi gerektirir.

Omuzlardaki Doğruluk: Hakikat ve doğruluk, çoğu zaman gücü elinde bulunduranların değil; rüzgara karşı yürüyen, sabırlı ve sarsılmaz insanların omuzlarında yükselir.

Sessizliğin Gücü: Vicdanın o fısıltı halindeki sesi, meydanları dolduran kalabalıkların geçici gürültüsünden çok daha sessiz ama asırlar boyu yankılanacak kadar kalıcıdır.

Bu mücadelenin en ağır, en kırıcı tarafı ise; elinden tuttuğunuz, hayatına dokunmaya çalıştığınız insanların bile bazen sizi yanlış anlaması, hatta niyetinizi sorgulamasıdır.

Ancak gerçek mücadeleci bilir ki: “İyilik, bir beklentiyle değil, bir ilkeyle yapılır.” İlke ise dünyevi çıkar ilişkilerinin dar kalıplarına asla sığmaz. İyilik adına mücadele etmek;

Haksızlık karşısında, bedeli ne olursa olsun susmamaktır. Güçlünün yanında hizalanmayı değil, zayıf da olsa hakkı ve haklıyı savunmaktır. Kimse görmese, alkışlamasa ve bilmese dahi, sadece "doğru olduğu için" o doğruyu yapabilmektir. Gerektiğinde dünyevi kazanımları kaybetmeyi göze alıp, ruhunu ve karakterini kaybetmemektir.

Fakat tam bu noktada, yolun en tehlikeli virajı, o son derece ince çizgi belirir: İyilik uğruna savaşırken öfkeye ve hırsa teslim olursanız, zamanla mücadele ettiğiniz o karanlığa, o kötülüğe benzemeye başlarsınız. Gerçek savaşçı, kılıcını kuşanırken kalbini karartmayandır. Bu yüzden en büyük ve en çetin mücadele dışarıdaki kötülükle değil; insanın kendi içindeki kibir, ego, öfke ve intikam duygusuyla verdiği o gizli savaştır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, insanın geçmişin yüklerinden sıyrılıp her an yeniden doğması gerektiğini şu eşsiz dizelerle anlatır: Dünle beraber gitti cancağızım, Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Çünkü iyilik; geçmişin kırgınlıklarının hesabını tutmak, eski yaraları deşeleyerek öfke biriktirmek değildir. İyilik, her şeye rağmen yarına dair o taze umudu yeniden ve inatla inşa edebilmektir.

Belki de bu mücadelenin en yalın ve en asil tanımı şudur: **İyilik adına mücadele etmek; dünyayı kazanmak veya galip gelmek için değil, her ne pahasına olursa olsun "doğru tarafta" kalabilmek için yaşamaktır.

İnsan, ömrünün nihayetine yaklaştığında, geriye dönüp baktığında kendine şu soruyu sorabilmelidir:

"Ben bu dünyada ne kadar güçlü ve kudretliydim?" değil, "Ben sahip olduğum o gücü, nefesimi ve imkanlarımı ne için, kimin yararına kullandım?"**

İşte o an verilecek içten bir cevap, insanın bu dünyadan göçerken götüreceği yegane ve gerçek serveti olacaktır. Vicdanın o huzurlu dinginliği; geçici makamlardan, sahte alkışlardan ve yığılmış zenginliklerden çok daha büyük, ebedi bir kazançtır. Çünkü bu fani dünyada her şey silinip gittiğinde geriye kalan, yaptıklarımızdan ziyade, "olduğumuz insanın" bıraktığı o derin ve silinmez izdir.

Felsefe tarihinde "iyiliğin kendi başına bir amaç olduğunu", arkasında hiçbir gizli ajanda, çıkar veya hatta öteki dünyaya dair bir mükafat/ceza kaygısı gütmeden yapılması gerektiğini en sistemli açıklayan düşünür Emmanuel Kant’tır. Kant’ın "Ödev Ahlakı" bu duruşun felsefi anıtıdır: "Dünyada, hatta dünyanın dışında bile, koşulsuz olarak 'iyi' denebilecek tek bir şey vardır: iyi niyet”

Kant’a göre bir eylem; toplumdan övgü almak, vicdanını rahatlatmak, fayda sağlamak veya cezadan korkup kaçınmak için yapılıyorsa ahlaki açıdan "iyi" sayılmaz. Bir eylem, sadece ve sadece "iyi olan, yapılması gereken doğru şey olduğu için" yapılıyorsa gerçek anlamda ahlakidir. İyilik, yalnızca kendisi için istenir ve yapılır.

Roma İmparatoru ve Stoacı filozof Marcus Aurelius iyilik yapmanın insanın varoluşsal bir görevi olduğunu ve bunun için teşekkür beklemenin ne kadar abes olduğunu tabiat üzerinden harika bir benzetmeyle açıklar: "Bir insan iyilik yaptığında, neden üçüncü bir şey ister ki? Birinin sana minnettar olmasını veya senin 'iyiliksever' olarak tanınmanı istemek neden? Göz görmekten, ayaklar yürümekten vazgeçer mi? İyilik yapmak da insanın doğası gereğidir."

Nasıl ki göz sadece görmek için yaratılmışsa ve gördüğü için teşekkür beklemiyorsa; insan da iyilik yapmak için tasarlanmıştır ve bunun için dışarıdan bir alkış beklememelidir.

Bu muazzam felsefi duruşu ve vicdani yolculuğu, varoluşun en yalın ve en sarsıcı ilahi hitabıyla mühürleyelim. Rahmân Suresi'ndeki o eşsiz soru, iyiliğin kendi kendisinin tek karşılığı olduğunu ilan eder:

İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir? (Rahmân 60)

Sözün Özü:

Bu ayet, evrenin ve fıtratın en temel yasasını fısıldar:

İyilik, kendi doğası gereği sadece iyilik doğurur. Evrende iyilikten daha üstün, daha şerefli bir karşılık yoktur. İyilik, kendi kendisinin en büyük ödülü, en kutsal neticesidir.