İYİLİK ADINA MÜCADELE ETMEK II

Abone Ol

Bir önceki yazımda, iyiliğin kendi başına bir amaç olduğunu, arkasında hiçbir dünyevi beklenti barındırmaması gerektiğini felsefi ve manevi sütunlarla ele almıştım.

Ancak bugün, toplum olarak bizi çok daha derin, sarsıcı ve ne yazık ki mide bulandırıcı bir gerçeklikle yüzleşmeye zorlayan bir eşikte duruyoruz.

Son günlerde kamuoyunu meşgul eden, Ahbap Derneği ve etrafında şekillenen iddialar, gözaltılar ve mali usulsüzlük tartışmaları, meselenin sadece adli bir boyutu olmadığını bizlere bir kez daha gösterdi.

Biz burada kimseyi peşinen suçlu ilan etme, mahkeme duvarlarının yerine geçip yaftalama kolaycılığına kaçmayacağız. Ancak ortada duran ve göz ardı edilemeyecek kadar ağır kokan bir hakikat var: İyilik adına yola çıkılan yerde şaibe, kişisel hırslar veya sistemsel çürümüşlükler boy gösteriyorsa; orada yapılan iş "iyilik" olmaktan çıkar, kolektif bir inanç katliamına dönüşür.

Bir toplumun en büyük sermayesi, cüzdanlarındaki para ya da kurumlarının büyüklüğü değil, insanların birbirine duyduğu güvendir. Felaket anlarında, depremde, acıda ve yoklukta tek yürek olup cebindeki son kuruşu hiç tanımadığı bir insanın yarasına merhem olsun diye gönderen milyonların o saf, temiz ve hesapsız niyetini kirletmekten daha büyük bir rezalet olamaz. Eğer toplanan yardımlar, en zor zamanlarda dahi usulsüzlüklerin, arka kapı anlaşmalarının, kişisel çıkar ağlarının ya da izaha muhtaç transferlerin konusu haline geliyorsa, burada "iyi niyet" tamamen bir paravana dönüşmüştür.

Bu duruma bilerek ya da bilmeyerek göz yumanlar, sessiz kalarak o gölgeyi büyütenler de en az o lekeyi sürenler kadar sorumludur. Çünkü göz yummak, kötülüğün meşrulaşmasına zemin hazırlamaktır. Eğer niyet saf değilse, yapılan yardım milyarları bulsa dahi o işin ahlaki değeri sıfırdır. Kant’ın kulaklarını bir kez daha çınlatalım: Bir eylem, arkasında gizli bir amaç barındırıyorsa, ahlaken iyi değildir. İyiliğe kendi çıkarlarını katık edenlerin yaptığı şey bir erdem değil; olsa olsa vicdan pazarlamacılığıdır. Bu tür sarsıntıların yarattığı en büyük yıkım, ne kaybolan paralar ne de yarım kalan projelerdir. En büyük hasar, bu ülkenin dört bir yanında, kimsenin adını bilmediği, hiçbir kameranın çekmediği, alkış eklemeden sessizce çabalayan o temiz insanların yüreğinde açılan yaradır. Bir köy okulundaki çocuklara kışlık bot alabilmek için harçlığını biriktiren gençlerin, Sokaktaki canları doyurabilmek için her gün bıkmadan yürüyen gönüllülerin, Kendi dar bütçesinden kısarak bir yetimin yüzünü güldürmeye çalışan emeklilerin... İşte bu dürüst, sessiz ve hesapsız kahramanların çalışma azmi, tepelerdeki bu şaibeli fırtınalarla adeta kökünden tırpanlanıyor.

İnsanlar, “Benim verdiğim o helal lokma nereye gidiyor?" şüphesine düştüğü an, iyilik damarları kurur. İyilik adına gerçekten, namusuyla mücadele etmek isteyenlerin önüne örülen en aşılmaz duvar, işte bu "güven bunalımıdır". İlk yazımın sonunda sormuştuk: "Ben ne kadar güçlüydüm?" değil, "Ben gücümü ne için kullandım?" Toplumun size sunduğu o devasa krediyi, sevgiyi, güveni ve milyarlarca liralık kaynağı şahsi çıkarların, kontrolsüz hırsların ya da karanlık ilişkilerin dehlizlerinde heba ettiyseniz, o gücün altında ezilmeye mahkumsunuz demektir. Güç, ahlakla ve şeffaflıkla taçlandırılmadığında her zaman kendi sahibini de yutar.

Bugün gelinen noktada, adli süreçlerin nasıl tamamlanacağından bağımsız olarak vicdan mahkemesinde verilmesi gereken hesap bellidir, İyiliğe leke düşürmeyeceksiniz. İyilik, üzerinde kumar oynanacak, paravan şirketlerle perdelenecek ya da kişisel borçların kefaleti yapılacak kadar ucuz bir meta değildir. Her şeye rağmen, umudu kaybetmek de o karanlığa teslim olmaktır. Biz yine de, Marcus Aurelius’un dediği gibi, gözümüzün sadece görmeye programlanmış olması gibi, içimizdeki iyilik yapma doğasını korumak zorundayız.

Ama bunu yaparken; gözü kapalı bir saflıkla değil, uyanık bir vicdanla, denetleyen bir akılla ve her türlü sömürüye karşı duran sarsılmaz bir duruşla yapmalıyız. Çünkü temiz kalabilmenin yegane yolu, sadece temiz niyetlerle yola çıkmak değil, o yolun her bir adımını da aynı temizlikle yürüyebilmektir.

İsmet AHLATCI-SMMM-BD