Geçen gün Eskişehir Rumeli İş Adamları Derneği Başkanı Rüştü Bey’le bir araya geldik.
Dedi ki;
“Çoğu yazıyı ortasına kadar okuyorum, kapıyorum. Sonunu biliyorum çünkü… Ama seninkini sonuna kadar okuyorum. Ne olacak diye merak ediyorum.”
Valla ne yalan söyleyeyim…
Göğsüm kabardı.
“Değişik konular işliyorsun, beğeniyorum” dedi başkan…
Sağ olsun.
Ben de dedim ki;
“Başkanım bizimki biraz fısıltı köşesi gibi…”
Gerçekten öyle.
Mesela geçenlerde bir fabrikaya gittim.
Şehir neresi söylemeyeceğim…
Benim köşe yazılarımın raconu bu.
İsim vermem.
Hedef göstermem.
Gördüğümü, hissettiğimi ve duyduklarımı yazarım.
Emin olun çoğu şeye bizzat şahit olarak kaleme döküyorum.
Asparagas bilgilerle işim yok.
Gereksiz sohbetlere de hiç gerek yok.
Yazılacak aslında bu hafta çok şeyim vardı…
Ama birileri üzerine alınır, birileri bir şeyler ima eder diye
sessiz kalmayı tercih ettim.
Bazen susmak da bir tercih.
Ama bu anıyı sizinle paylaşmak istedim.
Kapıdan içeri girer girmez kendimi beş yıldızlı otele girmiş gibi hissettim.
“Emine, yanlış geldin” dedim içimden.
Ama yok… doğru yer.
Adam gezdiriyor, ben gezdikçe yoruluyorum.
Küçük bir yer değil… baya yürüyüş yaptım.
En sonunda “mütevazı odam” dediği yere geçtik.
Ve orada…
Duvarda gizli gibi duran bir kapı dikkatimi çekti.
Aslında özellikle aramadım… kapı hafif aralıktı, öyle fark ettim.
Çünkü o kadar duvarla aynı ki…
kapı olduğu aklına gelmez.
Tam o an aklıma bir şey geldi.
Hani bunu ilk defa yazmıyorum ya…
Bir ara köşe yazımda bir müteahhitin anlattığını kaleme almıştım.
Adam metresine, kendi dairesinden yatak odasına açılan gizli bir kapı yaptırmıştı.
Şimdi düşününce…
kapılar değişiyor ama hikâyeler pek değişmiyor sanki.
O yüzden bu yazının adı içimden şöyle geçti:
Gizli Kapı Fantezisi 2.
Kapılar başka yerlere açılsa da…
olaylar tanıdık.
Tam o cümleyi kurmuşken gözüm tekrar o duvara gitti.
“Aa… orası kapı mı?” dedim.
Ne yapayım…
başıma bir şey gelecekse kesin meraktan olacak.
“Evet” dedi, gayet rahat.
“Dinlenme odam.”
Dedim içimden:
Tabii…
Dışarıda herkes arı gibi çalışıyor.
Makinalar, insanlar, tempo…
İçeride?
İki dirhem bir çekirdek koltuğunda oturan adam.
Ama öyle bir “dinlenme” ki…
sanırsın az önce kürek sallamış.
Kapıyı açtı…
İçeride alkol standı var…
bir de yatak.
Yatağı görünce…
İçimden dedim ki:
“Yoksa burası tahsilat odası mı?”
Tabii bu tamamen benim hayal gücüm…
adam “dinlenme alanı” diyor ama ben o hissi hiç alamadım.
Nasıl diyeyim…
fazla konforlu, fazla kapalı.
Hani bazı yerler vardır ya…
anlatılanla hissedilen tutmaz.
İşte tam olarak öyle.
Günahı boynuna diyeyim.
Ama o noktadan sonra benim kafam çoktan başka senaryolara geçmişti bile.
Şöminenin yanan odun sesi…
loş ışık…
bir köşede alkol standı…
Ben de durmuşum,
kafamda bambaşka hikâyeler yazıyorum.
Yani adam “dinleniyorum” diyor ama…
benim hayal gücüm çoktan başka bir yere gitmiş.
Bilemedim.
Çünkü hiçbir yerde yatak görmemiştim.
Masa olur, koltuk olur…
ama bu başka bir seviye.
İçimden mimarını tebrik ettim.
Gerçekten zekice.
İnsan ister istemez düşünüyor…
“Bu kapının arkasında nasıl bir hayat var?”
Ben de artık gittiğim her yerde duvarlara bakıyorum.
İttirsem açılır mı diye.
Ama şunu anladım…
Biz hâlâ masa, sandalye derdindeyiz…
bir yandan da “bu ekonominin hali ne olacak” diye dertleniyoruz.
Adam?
Kendine yataklı, gizli kapılı oda yapmış.
Seviye farkı dediğin şey bu galiba.
Neyse…
Olur da bir gün ittirince açılan kapı bulursam…
Valla biri de arkamdan kapıyı ittirmezse…
ben hâlâ bu satırları yazıyor olurum herhalde.
Dua edin bana.
Sevgilerimle.