Sabah kahvemi alıp oturdum.
Birkaç gündür geciktirdiğim o yazıyı yazmak için…
Farkındayım.
Yazmam gerekiyordu ama insan bazen kelimelerin ağırlığını taşımak istemiyor.
Geçen gün çok sevdiğim, burada kıymetli işler yapan bir sanayici arkadaşıma kahve içmeye gittim.
“Son köşeni okudum” dedi.
“Acaba uydurulmuş bir haber mi diye düşünmedim desem yalan olur…”
Gülümsedim.
Çünkü bazı şeyleri “kulağıma geldi” diye aktarsam da…
emin olun, ben çoğu zaman görmeden yazmam.
Asparagas haberlerle zaman harcayacak biri değilim.
Ama bazen de…
zarar görmemek için bazı şeyleri eksik anlatmayı tercih ederim.
Koruma içgüdüsü diyelim.
Her neyse…
Bugün kim kiminle, nerede yakalanmış onu yazmayacağım.
Ama görmekten ve duymaktan gerçekten yorulduğum bir şey var:
Evliler.
Rica etsek…
şu evlileri bir pistten alsak artık?
Ya siz zaten “şanslı” gruptasınız.
Evliliği bulmuşsunuz.
Ama hâlâ bekar gibi arayışta olmanıza gerçekten akıl sır erdiremiyorum.
Biz bekarların şansını sıfıra indirmeye ant içmiş gibisiniz.
Çekilin gözünüzü seveyim.
Madem bu kadar memnun değilsiniz…
o zaman boşanın.
Ama hem evli olup hem hâlâ oyun kurucu gibi dolaşmak…
işte orası, kusura bakmayın, karakter meselesi.
Hangi birini anlatayım?
Kaç kez…
sadece bir mekâna girdiğim için insanların panik halinde toparlanıp
beni neredeyse kapıdan geri çevirmeye çalıştığını gördüm.
“Emine geldi…”
“Kesin yazar…”
Bir telaş, bir huzursuzluk.
E peki?
Sen ulu orta oturmuşsun metresinle…
sonra ben yazınca mı problem oluyor?
Hadi ya…
Ne güzelmiş gerçekten.
Yap, yaşa, saklama…
ama konuşulunca suçlu başkası olsun.
Bir de işin başka bir boyutu var…
“Yazmayacaksın ama bak kötü olur.”
Bunu da duyuyorum.
Tehdit mi?
İma mı?
Uyarı mı?
Adını siz koyun.
Hatta bazen…
bazı yerlere “fazla gelmeye başladığım” da ima ediliyor.
Yani anlayacağınız…
ben yazdıkça, bazı kapılar bana kapanıyormuş gibi yapılıyor.
Sorun değil.
Bir de komik olan ne biliyor musun?
Bu kadar şeye şahit olup
bu kadar şey duyup
bu kadarına sinirlenmişken…
Bana hâlâ yürüyenler var.
Onları yazmıyorum bile.
Gerek yok.
Çünkü çoğu…
tek bir bakışımdan sonra pisti kendi kendine terk ediyor zaten.
Bir de şu var…
Madem yazmaya başladım, bir sinir olduğum konuyu da paylaşmak isterim.
Sevgili yapınca değişen insanlar.
Hani daha dün birlikte kahve içtiğin, dertleştiğin, güldüğün arkadaşın…
bir anda ortadan kaybolur ya.
Hiç sekmez bu.
Özellikle bazı kadınlar…
erkek uğruna kendinden bile vazgeçiyor.
Eskiden çok sık görüştüğüm bir arkadaşım vardı.
Artık görüşemiyoruz.
Nihayet “düzgün” diyebileceğimiz birini buldu.
Gerçekten mutlu olsun, kalpten söylüyorum.
Ama…
Aylarca senin hiçbir anında yoksa, buluşmuyorsa…
orada bir şeyler eksiktir.
Bazı anlarda partnerini tercih etmesi elbette normal.
Ama seni tamamen hayatından çıkarması?
İşte orada dostluk değil,
menfaat dengesi başlar.
Ben buna alışamıyorum.
Ve evet…
buna da tahammül edemiyorum.
Belki de mesele şu:
Artık kimseyi idare edecek sabrım yok.
Kimseyi anlamak için kendimi zorlayacak halim de yok.
Netim.
Sahtelik varsa…
ben yokum.
Bir ilişkide samimiyet yoksa
orada durmak bana iğreti geliyor.
Sadece bakıyorum…
Kimin durduğuna,
kimin kaçtığına,
kimin maskesinin düştüğüne…
Ve inanın…
gerçek olan zaten kalıyor.
Sevgilerimle…