Empati Öldü

Abone Ol

Bir toplumun en büyük kaybı ekonomik krizler ya da politik çalkantılar değildir. Asıl kayıp, insanların birbirinin acısını hissedemediği noktada başlar. Çünkü empati sadece bir duygu değil, birlikte yaşamanın görünmeyen sözleşmesidir. O sözleşme bozulduğunda, kalabalıklar artar ama insanlık azalır.
Bugün sokaklarda, ekranlarda, kalabalık sofralarda aynı manzarayı görüyoruz: insanlar konuşuyor ama dinlemiyor, görüyor ama anlamıyor. Bir başkasının yaşadığı travma birkaç saniyelik bir haber başlığına dönüşüyor, birinin gözyaşı ise izlenme oranı kadar değer görüyor. Modern dünyanın en büyük ironisi belki de tam burada saklı; iletişim çağında yaşıyoruz ama en temel insani bağımızı kaybediyoruz.
Empati, hızın ve konforun düşmanıdır. Çünkü bir başkasını anlamak için durmak gerekir. Oysa çağımız durmayı değil, sürekli ilerlemeyi kutsuyor. Herkes yetişmeye çalışıyor ama kimse birbirine ulaşamıyor. İnsanlar artık hayatları değil, görüntüleri paylaşıyor; duygularını değil, algılarını yönetiyor. Böyle bir dünyada empati, gereksiz bir lüks gibi görülmeye başlıyor.
Daha tehlikelisi ise bu kaybın fark edilmemesi. İnsan, duyarsızlaştığını kabul ettiğinde değişme ihtimali doğar. Ama bugün çoğumuz bu hissizliği normalleştiriyoruz. Başkalarının acısına karşı mesafemizi “güçlü olmak” diye adlandırıyor, içimize kapanmayı “kendini korumak” olarak meşrulaştırıyoruz. Oysa gerçekte olan, yavaş yavaş insanlığımızdan vazgeçmemiz.
Toplumların gerçek gücü, en zayıf bireyine gösterdiği merhametle ölçülür. Empati ortadan kalktığında ise geriye sadece çıkar ilişkileri ve yüzeysel bağlar kalır. Bu da bireyleri yalnızlaştırır, yalnız bireyler ise zamanla birbirine karşı daha sert, daha mesafeli ve daha güvensiz hale gelir. Böylece görünmeyen bir kırılma yaşanır: insanlar aynı şehirde yaşar ama aynı dünyayı paylaşamaz.
Empatiyi yeniden hatırlamak bir romantizm meselesi değil, bir varoluş meselesidir. Çünkü insan, başkasının duygusuna dokunabildiği ölçüde insandır. Aksi halde yalnızca kendi sesinin yankısını dinleyen bir varlığa dönüşür. Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla konuşmak değil; biraz durup gerçekten hissetmeyi öğrenmektir.